Yaklaşık 3500 km den biraz fazla. Yunanistan ilginçti. Anakara Yunanistan, orta Anadolu’dan farksız, tek düze, sası ve sıkıcı, birbirinin aynı kasabalar. Kıyılar hafif eğlenceli ama yazlıkçı ve günübirlikçi dolu, adalar ise turistik. Neyseki Türkiye’ye yakın adalarda halen turist akınına uğramamış yerler var. Turistin yoğun olduğu yerlerde Türkiye’deki gibi hayat turistin şekillendirdiği biçimde akmaya başlamış. Hani çok gelen Arap’ın ortamı araplaştırması gibi. Türklerin çok gittiği adalarda, Mikanos dahil Türkçe menüler ve çat-pat dilimiz konuşan satıcılar türemiş durumda. Yeni Normal de bu galiba. Kitlesel turizmi en iyi açıklayan reklam sanırım Anadolu jetin sloganıydı, aslında ulaştırma başkanlığının sloganı, “uçmayan kalmayacak!”. Evet uçmayan kalmayınca erişilmemiş yer de kalmıyor. Aslında tamamen kapitalist bir dürtü ile dile getirilen slogan sanki hak ve özgürlükler eksenindeymiş gibi pazarlanıyor.
İstanbul-Atina yolunun en ilginç durağı Gümülcine idi, ki ona ayrı bir başlık açacağım. Boğaziçi Üniversitesi eski öğretim üyesi rahmetli Jak Deleon‘un “Eski İstanbul’un (yaşayan) tadı” isimli kitabının tanıtımında (sanırım 90 yılıydı) sorulan bir soru üzerine verdiği yanıt Mustafa’dan Gümülcine hikayelerini dinlediğimde bir kez daha aklımdan geçti. Toplantı Albert Long salonundaydı. Bu salonu vurgulamamın nedeni hem benim mezun olduğum Tarsus Amerikan Lisesi’nde, hem de ileride anlatacağım Selanik Anadolu Koleji’nde benzer heybetli toplantı salonlarının bulunması ve bunlara verilen önemin benim yaşantımdaki etkilerini vurgulamaktı. Jak bey verdiği yanıtta Türkçe olmayan bir isimle yaşamanın nasıl baştan etiketlenme getirdiğini, bunun görünmez etkisinin ise çoğunluk tarafından anlaşılmasının zor olduğu idi. Hatta orijinal ismin bükülerek elde edilen Yusuf ve benzeri isimlerden de örnekler vermişti. Gümülcine’de azınlık konusunun bulunduğum tarafına yaklaşınca konu aklımda biraz daha netleşti.
Gümülcine’den Selanik ve sonrasında arasında Olimpos dağı‘nda yani Litochoro’da konaklama. Ama zaten onu yazdım. Litochoro- Belokomiti arası son derece sıkıcı bir yol. Larissa gibi kasabalardan geçiyorsunuz. Ardından Delphi çok etkileyiciydi ve ayrıntısı ile anlattım. Delphi’yi okumazsanız eksiksiniz. Delfi yakınlarındaki Arachova’ya ayrı bir sayfa ayıracağım. Arachova’dan sonra Atina’da bir hafta motorumu bırakıp Milos’a gittim. Ancak Olimpos dağı ile Arachova arasındaki yol o kadar tek düze idi ki ikinci kez vurgulamak yerinde olacak.

Hoş, yer yer tepelerin arasındaki tatlı kıvrımlar yolculuğa az da olsa hareket getirmekle birlikte 37+ olan sıcaklıkta bir yandan motorun ürettiği ısı, bir yandan havanın sıcaklığı, diğer yandan yamalı bohça yol zemini, bir arada fazla gelmeye başladı ki, asıl Arachova-Delphi hikayesi başladı. Ama ona ayrı bir sayfa hazırlayacağım.

Volkanik bir ada olan Milos’tan da ayrıca söz edeceğim zira büyüleyici olmasa da etkileyiciydi. Ama Milos için motoru Atina Eleftherios Venizelos (modern Yunanistan’ın kurucusu olarak anılmakta, aynı zamanda Bizans’ı diriltme fikri olan Megali Idea’nın da fikir babasıdır) havalimanında bir park yerinde bıraktım. Lotus isimli ve hava limanına 5 km mesafede olan bu park yeri makul fiyatlı (bir haftalık 34 E) ve arabalarıyla alana sizi götürüp geri de alıyor. Paketlediğim motorda eşyaların bir kısmını bırakıp temiz çantası ile seyahate devam.


Uçağıma yetişemeyince akşam feribotuna binmek zorunda kaldığım için 4 saatlik seyahatten sonra sabah 1.30 da Milos. Rezerve ettiğim arabayı kaçırmamak için telefonlar, kiraladığım yeri sabaha karşı alabilmek için telefonlar, kısacası kaçan uçak ile feribot arasındaki zamanımı Pire limanında bir tavernada telefon ederek geçirmece. Feribot ayrı macera, sanıyordum ki yerler numaralı, ki bilette öyle, ama gerçekte eski bir Cruise gemisinin feribota çevrilmiş hali. Araba da taşınıyor, nerede yer bulursanız orada oturuyorsunuz, açık güvertede iki sandalye üzerinde yarı yatar pozisyonda idare etmeye çalışıyorum. Neyse ki kalkıştan iki saat sonra 23.00 gibi üşüyenler açık alanı terk ediyor, eski günlerden kalan boş havuzun kenarında yerde yatacak yer bulabiliyorum. Motordan hazılıklıyım her havaya uygun giyeceğim yanımda..
Şimdilik yolun ilk yarısı buraya kadar, birkaç hap gözlem:
- Yunanistan’daki karayollarının kalitesi bizdekilerden kötü. Öyle aniden mucur veya toprak yol nadir olsa da, eski devlet yollarının çoğu yamalı bohça gibi. Otoyollar genellikle iki şerit ve düzgün, ama benzin istasyonları sık değil. Zaman zaman otoyoldan ayrılıp yakıt almak gerekebiliyor. Otoyollar paralı ama fiyatlandırmanın neye göre yapıldığını anlamak zor. Otoyol dışında paralı olmayan bölünmüş yol yok. Çorum-Yozgat arasındaki yol bizim orta ve doğu Anadolu yollarına iyi bir örnek. Ücretsiz öyle yol yok.
- Yollardaki işaretlemeler sınıfta kalacak kadar kötü. Bizim Karayolları Genel Müdürlüğü’nü kutlamak lazım. Türkiye’de bir virajda üç ok varsa iki oklu virajdan daha keskindir, tek ok ise tatlı kavis anlamına gelir. Aksayan durumlar olsa bile işaretler yol hakkında iyi bilgi veririler. İşaretlere bakarak genellikle güvenli seyahat edersiniz. Elbet eksikler var. Türkiye’deki Tunceli ve Yüksekova seyahatlerimde karayolları ekiplerinin ne kadar yoğun çalıştıklarına tanık olduktan sonra Yunanistan’daki yolların biraz başıboş olduğunu söylemek mümkün. En azından 2026’da.

- Yönlendirme tabelaları ise bir facia, zaten alfabe bildik olmayınca Latin alfabesi ile yazılmış tabela arıyorsunuz. Sıklıkla hiç olmayabilir veya olduğunda da anlamak mümkün olmayabilir. Harita uygulamaları da sıklıkla çuvallıyor. Yine en güvenilir yönteme dönüyorsunuz: “Kalispera, Atina??” ve el işareti. Karşıdaki de aynı dille yanıt veriyor..
- Yunan sürücüler bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar kurallara uyuyor ve kuralları biliyorlar. Bizde “beni gördüyse nasıl olsa durucaktır” kuralı orada “durumu tehlikeye sokmamayım” kuralı ile yer değiştirmiş. Korna çalmak da alışkanlıklardan biri değil. Yeşil ışık yandığında kornaya basmayınız tabelası yok. Sürücüler birbirlerine saygılı.
- Yunanlı’lar tarafından trafiği felaket olarak nitelendirilen Atina bile bir İstanbul sürücüsü için çocuk oyuncağı.
- Yolda yemek yemek de pek mümkün değil, yemek istiyorsanız otoyoldan çıkıp, eski devlet yollarına girip bir kasabada yemelisiniz. Nerede yiyebileceğinizi tavernanın önünde park eden araçların fazlalığından anlamak mümkün. Ama çoklukla ulu bir çınar altında güzel bir taverna bulmak mümkün. Çınardan özellikle söz ettim, bu ulu çınarların neredeyse tamamı Osmanlı’dan kalma.
- Asgari ücretin 920 E olduğu Yunanistan’da araçların çoğu eski-püskü. Bir kısmı zar-zor ilerliyor. Otomobil fiyatlarının yarı yarıya olduğu göz önüne alındığında araba tüketiminin mantığı biraz daha anlaşılır hale geliyor. Oldukça mütevazi bir toplum..
- Yemek yiyeceğiniz yerde gereğinden fazla sipariş verdiğinizde “isterseniz şunları bir getireyim, doymazsanız öbürlerini söylersiniz” gibi nazik uyarılar alabiliyorsunuz.
- Uzo yavaş yavaş rafa kalmaya başlamış Çipuro hakimiyeti belirgin hale gelmiş. Çipuronun anasonlu ve anasonsuz tipleri var. Anasonlu olanda anason rakıdaki kadar fazla değil. Anasonsuz olanı tercih ediliyor. İçerken, rakının tam tersine, önce buz sonra su ekleniyor.
- Sofralık beyaz şarap üzüm suyundan az hallice, tercihan buzla içiniz. Ama yerel kırmızı şarabı sakın içmeyiniz. Türkiye’deki üzüm çeşitliliği hem yok hem de içilebilir olanlar çok pahalı.. Öküzgözü ve Boğazkere gibi sofistike üzümler ile yetişmiş biri için çok basit, tekdüze.
- İncir her yerde. Yol kenarlarındaki ağaçlarda sarı ile siyah arasındaki renkleri ve damarlı yapıları ile cevizden az büyük incirleri her zaman bulmak mümkün. Son derece lezzetliler. Yunanistan ana karasında yol kenarlarında kendiliğinden (yabani olarak) yetişen, sarı-yeşil taban üzerine siyah-mor damarlı, cevizden biraz büyük ve oldukça tatlı olan bu incirler halk arasında “Vasilika” (Kraliyet İnciri / Kral İnciri) olarak biliniyormuş.
- İnsanlar genelde yardımcı ve anlayışlı, Türk olduğunuzu öğrenince davranışları değişmiyor. Daha önce 30 kez gittiğim ve konferanslar verdiğim bu ülkeyi ilk kez bu kadar yakından tanıdım. Kesintisiz 3 hafta kalınca Yunan salatası, çipuro, uzo, horta gibi standartlar biraz fazla gelmekte. Yemeklerin çeşitliliği benim için yolda kalmış durumda. Ülkenin tarihi ilginç, ve ağırlıklı olarak dışarıya bağlı. Bu konuya ayrıca geleceğim, birkaç yazı sonra zira hazırlık yapmam lazım.
- Uzun lafın kısası Atina’ya kadar olan yol Yüksekova veya Tunceli kadar heyecanlı olmamakla birlikte komşuyu anlamak ve sahil-uzo ekseninin dışında değerlendirebilmek için bulunmaz bir nimetti.
Yenisi yolda, şimdiden iki plan var. Birincisi Ukrayna savaşı biterse çepeçevre Karadeniz. Güneyden gidip kuzeyden dönmek, veya tersi. Bitmez ise Gürcistan ve Ermenistan.. Ama öncelikli plan NT 1100 ü değiştirmek.. Satacağım ya, motor bir sevimli görünmeye başladı gözüme ama yemezler..
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.