Delfi’yi bilmemin bir hikayesi var, çünkü yıllar önce Atina’dan Nafpaktos’a (İnebahtı) otobüs ile giderken, önünden geçmiştim ve yanımdaki Yunanlı burası kehanetin antik kenti demişti. O zamanlar antik dünya ile ilgilenmiyordum ve pek de ilgimi çekmemişti. Ama yıllar sonra EFP (O zaman başkanı olduğum Avrupa Periodontoloji Federasyonu) için “Periodontoloji Eğitiminin gelecek 25 yılı” makalesini yazarken yazarlar arasında bulunan Yunanlı “buna Delfi makalesi diyelim mi” deyince birden taşlar yerine oturdu. Gelecek tahmini yapıyorduk ve kehanetin başkenti ile süsleyecektik. O zaman, bu zaman hep ziyaret etmek istemişimdir. Delfi ismi Apollon kültüyle kehaneti kurumsallaştırarak antik dünyanın en etkili “danışma merkezi” haline gelmiş ve zamanında bireysel ve devletlerarası kararlarda başvurulan bir otorite haline dönüşmüş. Daha sonra Delfi ile ilgili okumaya başlayınca işler değişti, hele hele yol Sultanahmet Meydanı’na çıkınca konu iyice lezzetli hale geldi.

Konstantin, MS 324 yılında Konstantinopolis’i yeni başkent ilan ettiğinde, şehri Roma dünyasının en görkemli eserleriyle donatmak istemiş, biraz da eklem bacaklı, sürüngen, börtü böcek takıntısı nedeniyle anıtın şehri onlardan koruyacağını düşünmüş. Delfi’deki Yılanlı Sütun’u söktürerek İstanbul’a getirtmiş. Anıt, o zamanlar şehrin sosyal ve siyasi hayatının merkezi olan Hipodrom’un (bugünkü Sultanahmet Meydanı) ortasındaki “Spina” adı verilen duvara dikilmiş. Sanırım bir kez yeri değiştirilmiş. Evliya Çelebi’nin aktardığı bir efsaneye göre, yılanlardan birinin çenesi kırıldıktan sonra şehirde yılan şikayetleri artmış. Aslında sütunun başına gelmeyen kalmamış.
Konuyu başından alırsam hikaye şöyle:
Antik Yunanistan’da MÖ 479 yılında birleşik Yunan şehir devletleri, Pers İmparatorluğu’na karşı Plataea Muharebesi’ni kazanınca zaferi taçlandırmak istemişler ve savaşta ele geçirilen Pers silahları ve zırhlarını eriterek birbirine dolanmış üç yılan figürü (neden yılan olduğu aşağıda anlaşılacak) şeklinde, yaklaşık 8 metre yüksekliğinde bronz bir sütün döktürmüşler, yılan başlarının üzerine de üç ayaklı saf altından veya saf altın kaplamadan dev bir kazan yerleştirmişler. Tanrılara şükran niteliğindeki anıtın halkaları üzerine savaşa katılan 31 şehir devletinin adı kazınmış. Burada da bir anlatım uyuşmazlığı var. İlk başlarda Sparta kralı Pausanias anıtın üzerine kendi ismini yazdırmış ama itiraz gelince kendini sildirip Sparta’nın ve 31 Helen şehir devletinin isimlerini ekletmiş. İnsan 2400 yıl önce de aynı imiş. Trump da Kennedy merkezine ismini önce ekletti, ancak bir yargıç bunun usulsüz olduğuna karar verdi ve silindi. Derken sanki devreye IMF giriyor ve sütun şehirdeki yerindeyken üzerindeki altın kazan MÖ 356 civarında yani yerinde 123 yıl durduktan sonra Phokisli generaller tarafından çalınarak askerlerin maaşlarını ödemek için eritiliyor. Yetmemiş, 700 sonra Konstantin onu alıp İstanbul’a getirmiş. Aşağıdaki fotoğrafta Apollo tapınağının girişi görülüyor. Yılanlı sütun fotoğrafın sol tarafında çekim noktasının gerisinde.

Önce kehanet konusu:
Haliyle, giderken hazırlıklarımı yapmıştım. Kendi kehanetlerimi gözden geçirip bu konuda nasıl ilerleyeceğimi tanrılara soracaktım. Çoğu kişisel olan bir listem var ama son yaşadığım bir deneyim nedeniyle üzerinde daha fazla kafa yormam gereken bir kehanetimi olgunlaşmadan açıklamak zorunda kalıyorum. Son zamanlarda, özellikle de Yanis Varoufakis’in okuduğum Tekno Feodalizm kitabı nedeniyle zaten karamsar olan mizacım daha da karardı, olacaklar olduğunda dünyada olmayacağım için memnun bile oldum. Bu kitapta Yanis’in anlattıkları bir anlamda dijital dünyanın bizi nasıl ele geçirmeye başladığı ve bizden bedavaya aldığını bize nasıl para ile sattığı. Ben bir basamak daha ilerisini düşünüyorum ve yaşantımıza algoritmaların hâkim olacağı kehanetinde bulunuyorum. Zaten sosyal yaşamda sosyal medya ile bu aşama gerçekleşti, FB, Instagram, WA ve benzerleri bir taraftan size başkalarını gözetleme hizmeti sunuyor gibi görünüyor ama aslında sizi gözlüyor ancak gerçekte sizin bilgilerinizi, tercihlerinizi metalaştırarak satıyor. İdari açıdan zaten e-devlet vs kaçınılmaz oldu ve sayısal dünyayı öğrenemeyen bir birey hastaneden randevu bile alamaz hale geldi(Seyretmeyenler için bir önerim var: Ken Loach’un, Ben Daniel Blake filmini izleyiniz).
Gördüğünüz gibi ben de bir algoritma ürünüyüm, eşleştirmeler olmadan ilerleyemiyorum. Neyse, nerede kalmıştık? Yapay zeka sizden öğrendikleri size satıyor. Biraz da konuyu mesleğim, tıp bilimleri açısından düşünmeye başladım. Bu gidişle bir süre sonra bu mesleki dallarında da nihai kararı algoritmalar verecek ve insan faktörü sadece bir uygulayıcı olarak rol üstlenecek. Yani insan algoritmanın aldığı kararı uygulayan biyolojik robot olmaktan öteye geçmeyecek. Boeing in ardı ardına düşen Max 9 serisi buna güzel bir örnek aslında (Burada da İngilizce bir Viki sayfası verdim, zira önemli bilgilerin Türkçe sayfaları yok). Diş hekimliğinde bunun ilk adımları görülmeye başladı. Yapılan gözlükler bir taraftan hekimin gördüğünü kaydediyor ve işliyor, diğer taraftan gözlüğün gözünüze bakan camı üzerindeki ekranda nelere dikkat edilmesi, ne yapılması gerektiği gözlüğü takan tarafından izlenebiliyor. Ama işin başka bir boyutu var. Hata, komplikasyon, başarısızlık kimin sorumluluğu olacak, yoksa yapay zekanın yaptığı hatalarda olduğu gibi “pardon çok haklısınız” ile geçiştirilecek mi? Biz insanlar düşünme yetimizi algoritmaya teslim ettiğimizde düşünemez hale gelmeyecek miyiz? Muhtemelen bu tür işlemler öncesinde sigorta kağıtlarındaki küçük yazılar gibi hazırlanmış onam formlarında algoritmaların hata yapması durumunda hekimi sorumlu tutmamayı kabul ettiğimizi, yasal sınırlar içinde (ödediğin para kadar) tazminat hakkı kazanacağımızı ve kabul edilen tazminata itiraz yollarının kapalı olduğunu, okumadan imzalayacağız. Bunların bir kısmı zaten oldu, gerisi gelecek.
Asıl kestiremediğim tarafı politika nasıl algoritmik hale gelecek. Aslında George Orwell’in 1949 da yazdığı 1984 romanı bunun ip uçlarını verir. Orwell’in orada devleti resmettiği “büyük birader seni izliyor” kavramı zaten resmi dünyada kısmen gerçekleşti, ama acaba Varoufakis’in sözünü ettiği dijital patronlar devletlerin yerini mi alacak? Günümüzde Apple ve NVIDIA’nın piyasa değeri Almanya/Japonya ekonomisine denk, keza benzer şekilde Microsoft (İngiltere/Hindistan), Alphabet yani Google (Fransa) gibi ülke ekonomileri ile yarışıyorlar. Henüz ülkeleri satın almıyorlar veya almadıklarını naif bir şekilde düşünüyorum, ama almıyorlarsa bunu karlı görmedikleri için yapmıyorlardır, yapacaklardır. Bir sonraki aşamada korkarım algoritma yazan algoritmalar büyük birader olacaklar. Çok umutsuzum çook, 1980 de liseden mezun olduğumda 50 yıl sonra dünyanın halinin bu yaşadığımız çorba olacağını birinden duysaydım herhalde küçük dilimi yutardım. O tarihten bu yana olan değişimlerin ancak küçük bir kısmını tahmin edebilirdim, o da “Uzay Yolu” dizisini severek izlediğim için.
İleride ne olacağını günümüz kahinleri belirleyecek. Tıpkı Delfi zamanındaki gibi kehanet zenginlik getiriyor ve getirecek. Dijital patronlar veya patron olmaya çalışanlar insanın zafiyetlerini iyi okuyarak gelecekte neyi satacaklarını belirlerken insanlık da ona doğru evrilecek. Tahminleri tutmayanlar iflas edecekler, onların yerine başkaları geçecek. Korkarım iklimden, depremden filan değil algoritmalardan sonumuz gelecek.
Kehanetin merkezine dönelim. Birkaç yapay zekadan yararlanarak hazırladığım metni sizinle paylaşıyorum:
Önce isim:
Yunanca δελφίς (delphis, “yunus”) kelimesi, δελφύς (delphys, “rahim”) kelimesiyle akraba — muhtemelen hayvanın canlı doğurması ya da şeklinden ötürü bu bağlantı kurulmuş. Yani zincir şöyle: delphys (rahim) → delphis (yunus) → Delphoi (Delfi). Yunus, rahimden değil ama “rahim kelimesinden türeyen” bir isim taşıyor Yunancada — çünkü canlı doğuran, memeli bir deniz yaratığı olması onu diğer “balıklardan” ayırıyordu, antik Yunanlılar bunu bir çeşit “rahimli balık” olarak kavramsallaştırmış olabilir. Parnassos Dağı eteklerindeki kehanet kasabası, Yunanca delphis (yunus) kelimesinden geliyor.
Dilbilimsel gerçeklik ise muhtemelen tam tersi yönde işliyor. Yer muhtemelen zaten “delphys/rahim” kökünden gelen bir adla anılıyordu (belki de omphalos — “dünyanın göbeği/merkezi” fikriyle bağlantılı olarak, rahim = yaratılışın merkezi anlamında), efsane ise sonradan bu ismi “açıklamak” için yunus motifiyle bezenmiş olabilir, diyor kaynaklar ama aklıma yatmadı, ya da pek bir yavan açıklama olarak buldum.
Şimdi lezzetli masalımıza geri dönelim.
Tanrıların ve kadim yaratıkların yeryüzünde yürüdüğü çağlarda, Baş Tanrı Zeus (Motorumu devirdi) evrenin sınırlarını merak etti. Dünyanın tam merkezini, yani kalbini bulmak istiyordu. Bu gizemi çözmek için gökyüzünün en doğusundan ve en batısından aynı anda iki dev kartal salıverdi. Kartallar günlerce kanat çırptı ve sonunda Parnassos Dağı’nın eteklerinde, yeşilliklerin gökyüzüne uzandığı büyüleyici bir vadide karşı karşıya gelip çarpıştılar. Zeus, kartalların düştüğü bu noktayı dünyanın merkezi ilan etti ve gökten oraya Omphalos ,yani “Dünya’nın Göbeği” adı verilen kutsal bir taş fırlattı. Taş yerinde değil, müzede, yerinde taklidi var.
Birinci Bölüm: Toprağın Kadim Muhafızı Python
Ancak bu kutsal merkez sahipsiz değildi. Toprak Ana Gaia, dünyanın bu en hassas noktasını koruması için kendi rahminden doğan devasa, karanlık ve zehirli bir ejderha-yılan olan Python’u görevlendirmişti. Python, vadideki derin bir kaya çatlağının etrafına çöreklenir, toprağın derinliklerinden yükselen mistik gazları solur ve buraya yaklaşan ölümlülere dehşet saçardı. O, dünyanın merkezindeki ilahi karanlığın ve toprağın kadim bilgisinin koruyucusuydu. Bir küçük ara ve başka bir açıklama; jeologlar, tapınağın bir fay hattı üzerinde bulunduğunu ve buradan etilen gazı gibi hafif hipnotik/öforik etkiler yaratabilecek gazların sızmış olabileceğini öne sürmüşlerdir; bu da Pythia’nın trans haline dair rasyonel bir açıklama sunmaktadır (kesin kanıtlanmış olmasa da).
İkinci Bölüm: Işığın Gelişi ve Büyük Savaş
Yıllar sonra, Zeus’un oğlu, ışığın, müziğin ve hakikatin genç tanrısı Apollon, babasının belirlediği bu merkezde kendi kehanet tapınağını kurmak istedi. Burada da araya gireyim ve İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bildiğim kadarı ile 4 Apollon heykeli olduğunu hatırlatayım. Eğer girebilirseniz. Ancak Apollon’un önünde büyük bir engel vardı: Dev yılan Python.
Apollon, gümüş yayı ve altın oklarıyla vadiye indi. Güneşin ışığı ile toprağın karanlığı ile karşı karşıya geldi. Dağları sarsan, gökyüzünü inleten amansız bir savaşın ardından Apollon, Python’u oklarıyla vurarak mağlup etti. Dev yılanın gövdesi, dünyanın merkezindeki o derin kaya çatlağına düştü ve orada çürümeye bırakıldı. O günden sonra o vadiye, yılanın çürümesine atıfla “Pytho”, Apollon’un tapınağındaki baş kâhine ise yılanın anısına “Pythia” dendi. Python ölmüştü ama mistik ruhu ve topraktan gelen kehanet gücü, o kaya çatlağından yükselen gazlarla kâhinleri sarhoş etmeye devam edecekti.
Üçüncü Bölüm: Denizden Gelen Kurtarıcı Yunus

Apollon kutsal alanı temizlemiş, tapınağını kurmuştu ama bu tapınakta hizmet edecek, onun ilahi sesini insanlara aktaracak sadık rahiplere ihtiyacı vardı. Etrafına bakındı ve uzaklarda, Korint Körfezi’nde yelken açmış Giritli gemicilerin olduğu bir ticaret gemisi gördü. Solda Delfi’nin tiyatrosu, ama tiyatro deyince Bergama, Laodikya ve Aspendos’un yanında hepsi yaya kalır.
Rahiplerini seçmişti. Apollon, aniden devasa ve parıldayan bir yunus balığına dönüştü. Büyük bir gürültüyle denizden fırlayarak gemicilerin güvertesine atladı. Gemiciler korkudan donakalmıştı; yunus geminin rotasını değiştirdi ve rüzgarları yönlendirerek onları Parnassos Dağı’nın altındaki limana kadar sürükledi. Gemi limanda karaya oturduğunda, yunus birden parıldayan genç bir tanrıya dönüştü. Apollon, şaşkın denizcilere kim olduğunu açıkladı: “Korkmayın,” dedi. “Sizleri buraya, dünyanın tam merkezine rehberlik etmek için getirdim. Artık evlerinizi unutun. Sizler bu kutsal vadide, benim kehanetlerimi dünyaya duyuracak rahiplerim olacaksınız.” Aşağıda Kentin stadyumu, ama stadyum görmek istiyorsanız Afrodisias’a gidiniz.

Gemiciler diz çöktü. Tanrı Apollon’un yunus kılığında yaptığı rehberlik nedeniyle, kurulan bu muazzam kehanet merkezine Delfi (Delphi) adı verildi.
Böylece masal tamamlandı. Dünyanın merkezinde (Omphalos), toprağın altındaki kadim yılanın (Python) gücü, gökyüzünden gelen ışık tanrısı Apollon tarafından evcilleştirildi. Denizlerin bilge rehberi olan yunus ise bu kutsal bilgiyi insanlığa taşıyacak köprüyü kurdu. O günden sonra Delfi, kralların ve savaşçıların geleceklerini öğrenmek için akın ettiği, dünyanın en büyük kehanet merkezi haline geldi.
Bir küçük açıklama, zamanında bu heykeller ve yapılar da boyanmıştı, tıpkı aşağıdaki çanak gibi. Ancak bu konu ile ilgili bir çalışma bulamadım. Yukarıdaki fotoğrafların bir kısmını SB kullanmamın nedeni renk konusunu eşitlemeye çalışmam.

Delfi, Atina’ya yaklaşık 140 km, 40 km’si düzgün ve bölünmemiş bir yol, kalanı ise paralı otoyol. Aynı gün gidilip dönülebilir, ama önerim Arachova’da konaklamak, özellikle benim kaldığım eski evlerden birinde. İnternetten kolay bulunabiliyor. Burada kaldığım ev (butik otel) ile Bergama’daki butik otel neredeyse aynı idi. Tabii Afrodisiyas, Bergama, Hierapolis, Laodikya, Nysa, Perge gibi kentleri görmediyseniz, buralara kadar zahmet edip gelmeyin. Her şeyin bir sırası vardır.
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.