
Yeni yapılan Aziz Dionysos manastırının müzesini gezerken tanıştığım keşiş önce benimle Yunanca konuşmaya başladı, dillerini bilmediğimi söyleyince nereli olduğumu sordu. İstanbul’lu olduğumu öğrenince onun ebeveynlerinin Trabzon’lu olduğunu anlattı ve ardından ayakkabımı çıkarmamı istedi. Ama iş oraya gelene kadar biz Zaten Osmanlı’dan 949 yılında alınan manastır tamir izninin aslında yapım izni olduğunu, zira o dönemdeki mevcudiyetin basit bir şapel olduğunu konuşmuştuk. Solda o iznin belgesini görüyorsunuz. Fotoğraf çekmek yasaktı ama dayanamadım çektim. Viki de verilen bilgi de eksik bu arada, 593 yıllık bir hata var.
Nasıl konuştuk diye sormayın biraz işaret, biraz müzedeki İngilizce açıklamaları kullanarak, bolca da beden ve işaret dili ile. Neyse, böyle ilginç teklifler hep bana biraz heyecanlı gelir. İçimden “neyseki daha fazla istemedi” derken nedenini sormadan çorabımı çıkarmaya başladığımda o çoktan ‘Crocs®’ unu çıkarmıştı ve anlatmaya başlamıştı. Hikaye şu ki, keşişe göre, ikinci parmak diğer parmaklardan uzun ise kökler antik Yunan’a dayanırmış. Keşişin deri sandalet yerine Crocs® kullanması da bir farklı düşündürüyor insanı(hoş bu konuya bizim toplumumuz yıllar önce jet-ski ile hazırlık yapmıştı). Parmak boyunu teyit ettikten sonra burnumun keskin çizgileri ve göbeğim (aslında söylemediği alt ve üst bedenim arasındaki orantısızlık) ile savına desteği pekiştirdi. Pek sesimi çıkaramadım zira neye karşı olduğumu anlatamayacağım için topa hiç girmedim. Bu tür kafatasçılıktan hiç hoşlanmam. Yıllar önce Sırbistan’da bir anatomi hocası göz çukurumu inceleyip orta Anadolu’lu olduğumu söylemişti. Nereli, hangi ırktan, hangi kökenden olduğunuz belli özel bağlamlarda önem taşıyabilir, ama günlük hayat bunların arasında değil. Keşiş benden yaşça büyüktü, benim gibi keldi ancak uzun saçlıydı. Ben de 3-5 yıl öncesine kadar öyle idim. Tabloya bakınız, 65-70 yaş aralığında iki kel ve birer ayakları çıplak iki adamın manastırın müzesindeki sohbeti beni çok eğlendirdi.

Sonra bana arkası imzalı bir reprodüksiyon verdi, bir öpüşmediğimiz kalmıştı. Hoş bizim din insanları gibi el sıkışırken el öpmeyi kolaylaştıracak manevralar yaptı ama benim Bizans eğitimi aldığımı hiç düşünemedi.

Ama asıl hikaye bundan sonra başlayacak. Onu anlatmaya başlamadan önce biraz daha lezzetli yapmak için sabaha dönmeliyim. Dün gece Selanik’te sokağa bakan odamda zaten iyi uyuyamamıştım ve her zaman yaptığım gibi gördüğüm ilk börekçide sosisli böreğimi yemiştim. Motorumu neden kapalı park yerine bırakmak zorunda kaldığımdan daha sonraki Selanik yazısında söz edeceğim. Yola sorunsuz çıktım ama Selanik’e doğru ve ondan çıkan otoyolların tamamı bakımsız, kötü hatta tehlikeli zira zeminleri de kötü. Selanik’ten çıktıktan yaklaşık 30 km sonra yollar düzeldi, 60-70. Kilometre arasında otoyoldan Litochoro’ya ayrıldım. Litochoro, Uludağ için Bursa ne ise Olympos için o. Tabii şehrin büyüklüğü açısından kıyas götürmez (Litochora’nın 8000 lik nüfusu 3.3 milyonluk nüfusu ile karşılaştırılamaz) ama tıpkı Bursa’nın Mudanya’sı gibi bir sahili var ve daha güzel. Otele o taksici lastikleri ile bağladığım çantamı bıraktım ve doğru Olympos dağına yöneldim. İlk durak yeni yapılan manastır idi ki onu zaten anlattım. Ardından Olympos dağına araçların çıktığı son nokta ve eski manastır var planlarımda.

Yolda bir sürü tatlı su motorcuları vardı (bu benim adlandırmam, hani şu motorlarından çok ses çıkan, en az 5 motor bir arada seyahat eden, çoğunlukla göbekli, yaşlanmaya yüz tutmuşların bir araya geldiği guruplar. Bunlar havalı motorcular, bir kısmı ile daha önce konuşmuşluğum var ve genelde edindiğim izlenim kavgada “tutmayın lan beni” diye çığıranlar var ya, onlara benziyorlar, motoru gidecekleri yere servis ile gönderip motor üzerinde selficiler, mutlaka istisnalar vardır). Ama motorlarından güzel ses çıkıyor.
Prionia dağda asfaltın bittiği son nokta, ondan 6 km önce de eski kutsal Dionysos manastırı var. Hani yenisinde parmak boylarımızı ölçtüğümüz. Aklıma nedense okuduğum yatılı okul geldi. Daha neleri ölçmüştük, aklımız dışında. Önce manastıra gitmeye karar verdim ve o keskin dönüşü aldım. Manastırın park alanı iki yönde eğimli, yani hem aşağıya doğru, hem de bir tarafa doğru. Park edilebilecek en uygun yere park edersem (motorun soldaki yan ayağı indirildiğinde ne çok yatmalı ne de çok dik durmalı) çıkacak arabaların işleri zorlaşacağı için kimsenin çıkışını engellemeyecek yeni bir yer aramam bana pahalıya mal oldu. Benden sonra alana gelen tatlı su motorcuları o en uygun yere, hani diğerlerinin çıkışını engelleyebilecek yere, lök diye park ettiler. Buna içerledim, ve salaklığıma verdim, ama yeni yer aradım, sonunda bulduğum yer biraz eğimliydi ve eğimi iyi hesaplayamadığımı için ayağımı koyamadan 300 kg’lık motorum yana yatmaya başladı ve sağ tarafa yıkıldık. Motora aşina olmayanlar için hatırlatmam izin verin, motorların yan dayanakları sol taraftadır. Sağa eğimli bir yerde sol dayanak motoru çok dik tutarsa boyunuzun 185 cm olması gerekir ki sağa devrilmesin. Neyse kendimi ve motorumu yerde buldum. Motor kullanma derslerinin ilki devrilen motorun nasıl kaldırılacağıdır. Ön ve arka bacak, kalça adalelerini kullanırsınız, sırtınızı motora yaslayıp squad yaparsınız. Doğru yaparsanız omura bir etkisi yoktur. Sanırım doğru yapamadım ve zaten yola çıkarken ağrıyan göğüs omurlarımdan biri fazlasıyla ağrıyınca motor kaldırma dersinin ikinci aşamasını hatırladım, “bilader bir el ver”. Beni seyredenlerden birine işaret dili ve İngilizce ile yardım et deyince adam İngilizce bilmiyorum dedi. İçimden hemen salak ünvanını yapıştırdım, zira yanında yerde yatan 300 kiloluk bir makine olan kasklı adam tanımadığı birinden ne ister diye düşünebilirdim ama çıkarlarımı gözetip gülerek ne yapması gerektiğini işaret ettim. Daha uzaktan seyreden daha akıllı biri daha hızlı davranarak el attı ve kaldırdık. Motorculara tavsiye, eğer motorunuz yatmışsa önce el frenini çekiniz sonra kaldırınız. Motoru daha düz bir yere götürüp park ettim. O yıkıldığım yerde bir araba ile motor arasında sıkışmıştım, haliyle hasar var mı diye gittim baktım ki, hay Allah var. Plakası Slovak, tam Temel hikayelerine benzedi. Bir Türk, Yunanistan’da Slovak’ın arabasına çarpmış. Ne yapacağımı başta kestiremedim ve benim motor etiketlerinden birinin üzerine mail adresimi yazarak ezilen çamurluğun üzerine yapıştırdım. Etiketin üzerinde ismim ve mail adresim de var.

Manastırı gezdim ama azıcık tadım kaçmıştı, yine de sizin için bir kare çektim. Bu manastırların neredeyse tamamı birbirine benziyor, o nedenle hayıflanmayın. Bazılarında Rönesans dönemi resimler ve heykeller olabiliyor ama onlar çoğunlukla İtalya’da. Yunanistan’dakiler daha mütevazi. Lafı uzatmamayım, asıl manastırın yanından aşağıdaki dereye inen bir patika olduğunu öğrenmiştim ama keyfim kaçtığı için inmedim ve dağ çıkışlarının son asfalt noktası olan Prionia’ya motorla çıktım. Fotoğraf çekmeye bile gerek olmayan bir meydanda bir dağ kahvesi. İşin kötüsü park alanı iki yöne eğimli. Elbette orada park etmedim.
Motoru yatırmasaydım yaptığım planda 1 saat dağa yürüyüş vardı ama keyifsiz olduğum için tırıs tırıs Litochora’ya dönüş yoluna çıktım. Yolda da düşünüyorum bu arada nasıl “vurup kaçmış” olmam diye. Ama yolun güzelliği düşündüklerimin fersah fersah önünde gidiyor. Kasabada hava 35 derece idi, sıcaklık bu yolda ortalam 25-27. Yanda gördüğünüz gibi bölgelerde neredeyse güneş bile saklanmıştı.

Aşağı inince en iyisi polise gidip zabıt tutturayım dedim ve kasabanın karakoluna gittim. Aşağıda karakolun önünde Olympos fotoğrafı. Burası kasabanın ikinci büyük meydanı.Karakolda önce yabancı olarak ilgi odağı oluyorsunuz, Türk olduğunuz ortaya çıkınca bu ilgi sönüyor. 55 dakika bekledikten sonra Levent Kırca’nın canlandırdığı polis memurlarından biri (fizyonomisi de dahil) çarptığım arabanın plaka bilgisi ve verdiğim hasarın fotoğrafı olmadıkça yardımcı olamayacağını anlattı. Yine de plakamı ve cep numaramı aldı, şikayet olursa beni arayacağını belirtti. Motoruma geri döndüm ama zaten kanımın ısınmadığı motorum ile aramıza iyice kara kedi girdi. Kaldığım yerin önündeki yokuşa motorumu dikkatlice park edip akşam yemeği için yürüyerek kasabaya geri gittim. Öyle uzak bir yer değil, 2km. Akşam yemeği de hafif buruk geçti, ama sanırım yediklerimin biraz uydurma olmasından ve şarabın kötülüğünden. Adına modern Yunan mutfağı denen bizim “bilmem ne yatağındaki öteki” tarzında bir şeyler atıştırdım.

Günü odamda yazarak kaparken kendimden pek memnun değildim. Motorumla aramın biraz daha açılmasına da içerlemeye başlamıştım. Ama daha yarın olmamıştı..
Litochoro ve sahili Plaka’yı Bursa-Mudanya ikilisine benzettim. Bir topu Litochora’dan bıraksanız doğru sahile iner. İşte iniş yolu..

Arkası yarın, Belokomito….
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
Merhaba.
Konu ayak olunca kendimi tutamadım, ben de iki kelime edeyim dedim.
Papazın dediği doğru, ikinci parmağın başparmaktan uzun olduğu ayaklara Yunan ayağı (Greek foot) denir. Tabii ayak başparmağı-ikinci parmak ilişkisinin tek modeli bu değil. İki model daha var.
Başparmağın ikinciden uzun olduğu ayaklara Mısırlı ayağı (Egyptian foot), başparmakla ikinci parmağın eşit uzunlukta olduğu ayaklara da Romalı ayağı (Roman foot) denir.
Bu ayak şekilleri genetik/etnik özellikleri yansıtmaz, yalnızca morfolojik adlandırmalardır. Bu adlandırmanın kökeni ise antik çağ heykel estetiğidir. Antik Yunan idealize edilmiş insan figürlerinde ayak ikinci parmakları daha uzundur, bunun “altın oran”ın ayağa uyarlanması olduğu iddiası var, ama bir bu yönde bir kanıt yok. Zaten antik dönemde bu ayaklar böyle sınıflanmamıştır. Bu sınıflandırma 19. yüzyıl Avrupa sanat/anatomi literatüründen çıkmıştır. Aslında Roma’da da, sonrası Rönesans dönemi İtalya’da da heykeller antik Yunan’ın benzeri/devamı olarak yapılmıştır ve ikinci parmaklar uzundur. Michelangelo’nun Davut‘unda da ikinci parmak uzundur.
Antik çağ Mısır heykellerinde ise başparmak ikinci parmaktan daha uzundur. Roma ayağının nereden kaynaklandığı ise biraz meçhul.
Bu uygulamaya bir türlü fotoğraf yükleyemedim, bu ayakların çeşitli heykellerdeki kendi çektiğim fotoğrafları ne yazık ki yüklenemedi.
LikeLike