Önce başlığın tamamını bir yazı içinde toplamayı düşünmüştüm ama konu çok dağılacağı için ayırmayı uygun gördüm.
Bu bölümde sadece Arachova,
Yunan salatası ile Çoban salatası arasında sıklıkla kurulan koşutluk içeriğinin benzemesinden öteye geçmiyor. Yunan salatasında limon yok, zeytinyağı ana bağlaç, soğan tuz ile yoğrulmuyor ve Jülyen doğranıyor. Domates, salatalık 1×2 cm boyutlarında doğranırken biber de 2-3 cm boyunda 5mm eninde uzun dilimler halinde kesiliyor. Tuz konulmuyor zira salamura siyah veya yeşil zeytin ve kaper turşusu ile tuzu eklenmiş oluyor. Elbette en önemlisi konulan zeytinyağı Güney Ege zeytinyağı yani Memecik zeytinlerinden sıkılan yağ kullanılıyor. Kuzey Ege ve Marmara zeytinlerinden belirgin farkı güçlü aroması. Hele erken hasat ise o ham tat yağa bence nefis olan ve keskin bir tat kazandırıyor. Ama asıl vurucu nokta üzerine konan bir parmak kalınlığında 10x10cm boyutlarındaki beyaz peynir ve üzerine kibarca serpilen kekik. Çoban salatasını en iyi benim annem yapar. Yunan salatasını da Yunanlı’lar. Defalarca denememe rağmen, annemden ve Yunanlı dostlarımdan tarif almama rağmen o kadar iyi olmuyor. Sevgili Nevhiz’in bir İngiliz arkadaşı vardı, ve defalarca Türkiye’ye gelmişti. Nevhiz ona bir gittiğinde tavan arasında şişe şişe rakıları görünce sormuş, Lynn de orada verdiği lezzeti burada vermiyor demiş. Salatalar da aynı.
Ama asıl konumuz yol, Belokomiti’de kaldığım iki geceden sonra yeniden yoldayım. Sadece omurum ağrımıyor, ama ona paralel bonfilem de ağrımaya başladı. Korktuğum bir spazm sonucu motoru kullanamamak. Neochori ye girip bir antispazmolitik alıp yola devam ediyorum. Planlı motor yolculuklarında yarın devam edememek en büyük endişem. Gölden bir önceki yazıda söz etmiştim. Gölün en kuzey noktasına geldikten sonra doğuya, oradan da güneye doğru ilerleyeceğim.

Burası en kuzey ucu, Aklıma Almus‘da çektiğim fotoğraf geldi. Bu noktadan artık doğuya döneceğim ama o sıkıcı ovaya çıkmadan hoş bir sürpriz beni bekliyormuş.

Benzin istasyonundaki benden yaşlı pompacı, daldı ve ben uyanana kadar depoyu doldurdu ve taşırdı. Taştığını görünce istemeyerek bağırdım, o da benzin pompasını hemen kapattı ama olan olmuştu. Adama, baktım, aklıma bir önceki yazıda anlattığım kahvedeki adam geldi. Biz fakiriz demişti. 70 yaşındaki bir insanın pompacılık yapmaması lazım, bu insan olmaya aykırı. Adam temizlemek için bezler getirdi, biraz sildik, ama zaten hava henüz sadece 30 derece ve benzin hızla buharlaştı. Dert etmenin Yunanca’sını bilmediğim için “no problem” diye geçiştirdim. Yunan’cası Μην ανησυχείς γι’ αυτό mış.

Şimdi artık doğuya döndüm ve Karditsa’ya doğru sürüyorum. Bu ovada sürmek Konya Eskişehir hattında sürmek kadar zevkli. 10 km düz gittikten sonra 5 derecelik bir viraj bulursanız heyecanlanıyorsunuz. Ölesiye sıkıcı, bir de hava gittikçe ısınıyor, şimdilik 37 derece.
Bu ovada yaklaşık 100 km gittikten sonra Google haritaların gir dediği yola saptım. İki gündür motoru düşürdüğümü unutmayın. Mahalle arasında ilerleyen ve 10 derecelik bir yokuş olan, asfaltı da her an daha bozuk olacakmış hissini veren yolda 1 noktasını geçtikten sonra, bulduğum eğimi makul ilk yerden geri döndüm ve 2 noktasındaki kahveye gittim. İçeride çalan Mark Knofler’ın ‘Redbud Tree’ si zaten gönlümü içeri girerken fethetmişti. Garson kıza bir kahve ve bir 5 yıldızlı Metaxa siparişi verdim. İtiraz gelmeyince buranın daha zengin olduğunu anladım. Kahvenin sahibi az sonra benimle sohbete geldi. Eşi Samos’lu imiş. Şu Kuşadası’nın karşısındaki ada ve iki hafta önce Kuşadası’ndalarmış. Biraz bizim oralardan, biraz onların buralarından konuştuk ve bana geri dönmekle iyi ettiğimi zira aksi takdirde asla tanışamayacağımız söyledi ama ekledi, o yol doğru. Hakikaten ayrıldıktan 20 dakika sonra yol kayın ormanlarının arasında ilerleyen bir yola dönüştü.

Hala okuyorsanız artık kehanet yazısına hazırlık yapabilirsiniz. Yakında geliyor. Zaten kayıtlı iseniz mail ile haber gelir.
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.