Selanik denilince önce aklıma Atatürk’ün doğduğu ev, ardından 6-7 Eylül olayları gelir. Tarihimizde bir ayıp olan bu olayları ateşleyen zamanın derin devleti ve maşa olarak kullanılan İstanbul Ekspres gazetesi kurgulanmış bir kalkışmaya neden olmuştur. Oktay Engin‘in kim olduğunu okursanız, İstanbul Pogrom’unda aldığı rolü, o tarihteki Beyoğlu kaymakamının daha sonraki görevlerini incelerseniz tablo tamamlanmaya başlar. İlginç ve anlaşılmaz olan gazetenin aşağıdaki baskıyı yaparken yazı işleri müdürünün Gökşin Sipahi olmasıdır. Daha sonra çok ünlü bir fotoğrafçı olacak olan Gökşin Sipahi’nin yıllar önce anılarını okumuştum. İronik bir şekilde “doğru yerde doğru zamanda” isimli bu retrospektif kitabı İstanbul Modern basmıştı. Bu konu hakkında hiç bir bilgi yoktu o kitapta, ama Bianet in 2021 de yaptığı söyleşide Gökşin beyin tutarsız yorumlarını ilerleyen yaşına yormak dışında bir açıklama da aklıma gelmedi açıkçası. Keşke ne olduğununu, neden olduğunu bilseydik de ders olsaydı bize..


Tarihin bu talihsiz dönemecini, kurgulayanları, alet olanları, ölenleri, acı çekenleri, göç edenleri unutmak ülkemize duyduğumuz saygıyı da unutmak anlamına gelmekte. Bu ve benzeri olayların karanlıkta kalması, “havadis-i adiye” sınıfına sokulması geleceğimizi tehdit ediyor. Başarılarımız kadar başarısızlıklarımızın da anılması toplumsal hafızayı taze tutacaktır.
Selanik’e ilk kez 92-93 yıllarında bir bilimsel kongre için gitmiştim. Ege Üniversitesi’nden ve Gazi Üniversitesi’nden gelen hocalarımla sonraki yıllarda da devam eden köklü bir dostluk kurmuştuk. O ziyaretimden hatırladıklarım arasında böreklerin lezzeti, İzmir’e benzeyen kordonu, sık sık karşılaştığımız Osmanlı çeşmeleri ve şehrin her köşesine yayılmış Roma eserlerin fazlalığını sayabilirim. Bir de şekerli rakıyı ilk kez o zaman tatmıştım. O zamanlar şehrin zenginliği sadece birinci ve ikinci kordondaydı.

Daha sonraki yıllarda, özellikle 2000 den sonra defalarca gittim. Gezmek için, konferans vermek için, hatta yelkenle bile gittim. Bu gidişlerimde şehrin giderek bakımsızlaştığına, kapanmış dükkanların sayısının arttığına, benzettiğim İzmir gibi kimlik değiştirdiğine tanık oldum. Değişmediğini sandığım tek şey yukarıda gördüğünüz, kordondaki Garçon Brasserie idi. Aslında Fransızca birahane kelimesinden türetilmiş olan Brasserie gün boyu açık olan, rahat, samimi ama şık bir atmosferde yemek ve içecek sunan bir tür Fransız lokantası anlamı taşır. Bistro ise onun daha küçük, samimi kafe-restorant arasındaki türü. Aklıma ister istemez Mis Bistro-Kafe geldi. Anılarımdaki Garçon, braseri tanımına tam olarak uymakta idi. 2025 de geçirdiği yenilenme ve değişim ile biraz daha lüks segmente kaymış ve müşterisi azalmış. Ama yine de deniz manzarası nefis…

Pahallı menüsü, şık iç düzenlemesi ve piyano eşliğinde sunulan müziği ile hafif koloniyal mekanları andıran yeni bir kimlik kazanmış. Gün boyu açık, sabit menünün yanı sıra günlük tavsiyeler de oluyor. Özellikle yemek için gitmeye gerek yok, ama sıcak bir akşamüstünde gün batarken tavandaki tembel pervanelerin altı çok keyifli..

O sevimli ve sıcak, samimi havasının yerinde meltemler esmekle birlikte, bir yerlerden Yunanistan ziyaretimin ana menüsündeki “birlikte yaşanmışlık” konusunu tekrar kurcalamama da neden oldu.

Yukarıda gördüğünüz altı katlı binanın giriş ve birinci katında olan braserinin bulunduğu yapının ismi Tiroloi malikanesi. Üst katlar hala konut olarak kullanılmakta. Bakın şimdi işin lezzetli kısmı geliyor. Tiroloi Malikanesi’ne ismini veren Tiroloi ailesinin kökenleri mübadele öncesinde, bugün Tekirdağ’a bağlı olan Çorlu ilçesine dayanmaktaymış. Tiroloi (Yunanca: Τυρολόη / Tyroloi), tarih boyunca Trakya bölgesinde bugünkü Çorlu şehrini tanımlamak için kullanılmış antik ve Orta Çağ kökenli bir Grekçe isimmiş. Bizans döneminde peyniri meşhur olduğu için ”peynir kasabası” anlamında ”Tribiton” adı verildiği Çorlu Ticaret ve Sanayi Odasının sayfasında yazıyor. Çorlu adının kökeni ile ilgili çeşitli savlar var. Eski atlaslarda kentin adı “Tzarylus”, “Tzurulum”, “Tzurulus”, “Tzurule”, “Tschurla”, Tziraltum” olarak geçmekteymiş. Halk arasında ise çorak, işe yaramaz anlamına gelen “çor” sözcüğünden geldiği, Türklerin Çorlu’yu alışında çok zorluk çekildiği için bu söze benzetme yapıldığı ileri sürülür. Garçon un olduğu binayı yaptıran aile de muhtemelen memleketlerinin ismini aparmanlarına vermişler.
Menüye bakıp da Garçon’da yemeklerde bir özellik yok derseniz, kordonda bir de Balkonaki diye bir lokanta var, 200 m Beyaz Kule’ye doğru yürüyünce. Orada daha çok geleneksel yemekler ağırlıkta, biraz daha turistik olduğunu eklemekte fayda var, ama çok ilgililer ve kibirli değiller. Balkon orada da var, daha samimi ama o koloniyal hava yok.
Ama şimdi asıl Selanik’e gelelim. O güzelim şehir bir grafiti cenneti olmuş. Hoş grafitileri severim ve İngilizce’den daha evrensel bir dil olduğunu düşünürüm. Grafitinin bir sanat olup olmadığı tartışmalı ama ben neden olmasın tarafındayım. Hele hele Bansky‘nin (bu Viki sayfasının İngilizce’sinde daha fazla fotoğraf ve açıklama var) eserlerine, konularına ve ifade şekline tanık olduktan sonra sanatsal tarafının daha da ağır bastığını düşünüyorum. Banksy bir grafiti sanatçısı olmamakla birlikte çıkış noktası aynı. Grafiti, kanımca altında isimsiz yazan soyut (abstract) resimlerin bir çoğundan daha elle tutulur, ama bilinen tartışmaya girmeden sanatın bir anlatım aracı olduğunu ifade ederek bu monoloğu kapatayım.
Bu aşağıdaki, benim anarşist kedi olarak isimlendirdiğim eser. Elbette kedi öyle dik dik bakmasaydı ismin anlamı kalmazdı ama birliktelikleri büyüleyici.

Büyüleyici olmayan yukarıda da belirttiğim gibi kapalı kepenklerin tamanının boyanmış olması ve kapalı olan kepenklerin fazlalığı. Yanis Varoufakis bizim Kemal Derviş gibi krizi yönetmesi için 2015 de maliye bakanlığına getirildi, yanlış hatırlamıyorsam 6 ay kadar o görevde kaldı. Önerileri kabul edilmeyince koltuğu bıraktı, anlamakta zorlanacağımız bir şekide istifasını verdi. Babası gibi solcu ve gerçekçi olan Yanis Tekno-feodalizm kitabında kapitalist sistemin bizler üzerinde oynadığı oyunları ayrıntısı ile anlatmakta. Laf uzadı ama işte taa o zamanlardan kalan kriz hala devam ediyor, çünkü yöneticiler canlarının istediğini yapıp dünyayı pembeye boyayamıyorlar zira Avrupa Birliği’ne üyeler. Bu ekonomik sıkıntılara bir de şehrin yoğun olan öğrenci nüfusunun etkisi ve tepkisi eklenince grafiti zirve yapmış. Selanik’teki Aristo Üniversitesinde 90 000 öğrenci varmış. Merakalısına not merkezde 325000, metropolde de 1 milyon insan yaşıyormuş..

Aya Sofya meydanındaki (yukarıdaki binanın tam karşısında 200 m ötede Aya Sofya var) binanın tepelerine kadar tırmanan bu sanat, konuştuğum birkaç yerelin belirttiğine göre onları rahatsız etmiyor. Sosyal ve siyasi protesto kültürünün parçası olarak algılıyorlar. Yüzeyin boş ve pis durmasındansa bir şeylerin çizilmiş olmasına itirazları yok, sadece aşağıdaki gibi bazılarının çok çirkin olmasından şikayetçiler, karalama istemiyorlar.

Selanik Anadolu Koleji‘nde (bunun üzerinde ayrıca yazacağım) konuştuğum bir idareci bazı mahallelerde belediyelerin bu sanatçılarla anlaşma yaparak belediyenin sipariş verdiği boyamaları yapmalarını sağladıklarını söyledi. Hoş bu durum Grafiti’nin ruhuna aykırı ama yönetmenin de kötü olmayan bir yolu..

Ama, bu son ziyaretimde Selanik benim için bir sarı gül gibi naif, kırılgan ve romantik idi. Sanırım son kez gidişimden kaynaklanıyor.
Sarı gül deyince aklıma “Yellow Rose of Texas” şarkısı gelir, bildiğim en ağdalı red neck (çiftçi) şarkılarından biridir. İngilizce karşılığını özellikle kullandım. Kelime anlamı tam olarak “kırmızı ense” demektir. 19. yüzyılın sonlarında, tarlalarda uzun saatler boyunca öne eğilerek çalışan işçilerin enselerinin güneşten kızarmasına ithafen ortaya çıkmıştır. Zamanla bu terim; kaba, bağnaz, aşırı muhafazakar ve eğitimsiz kişileri niteleyen olumsuz ve kaba bir sıfata dönüşmüştür. Amerika BD özelinde, Trump seçmenlerinin çoğu demek pek de hatalı olmaz, olmaz ama onda bile kuşkularım var..

Arkada Aya Sofya Klisesini görmektesiniz.
Gezgine notlar: Motorsikletinizi sokakta park etmenizi önermiyorlar, zaten saat 23.00 den sonra sokakta parkedilmiş motor az, ikinci kordondaki benzincilerde binanın altında park olanağı var. Çoğunlukla 7-9 E arası bir ücret talep ediyorlar, ama sabah 7 den önce açmadıkları için ertesi gününüzü ona göre planlayınız. Hoş erken saatlerde sokaklarda sürerken hasar verilmiş motor da görmedim. Motorunuz ile ilgili bir sorun var ise, ne yöne giderseniz (batı-doğu) gidin Selanik’te halledin. Motoru örterek dışarıda bırakacaksanız kedilerin işmesine karşı önleminizi almayı unutmayın, İstanbul’daki kadar kedi var. Merkez küçük olduğu için yakınlarda konaklayınız, Liman tarafındaki oteller daha ucuzdur, ama gürültülüdür. Tercihen eski binalardan birinde kalmaya çalışınız, benim kaldığım bina 1924’de inşa edilmiş. Yüksek tavanlı, Romalılar zamanında halk meydanı olarak kullanılan alana bakan, alt katları gürültülü, en üst katı ise rüya gibi bir oteldi. Asansör tabii ki yok.
Haftaya Pazar Atina’dayız..
Eğer cep telefonundan okuyorsanız, fotoğraf ve yazılardaki orantısızlığın altyapının yetersizliğinden ve benim becerememeden kaynaklanlandığını vurgulamak isterim.
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.