Thermos – İnebahtı

Asıl konumuz İnebahtı olacak, ama ilgiyi toplamak için Termos’tan girmeyi uygun buldum. Yunanistan’daki antik kent ismini, bölgede bulunan ve antik dönemde şifa kaynağı ya da kutsal kabul edilen sıcak su kaynaklarından (termal kaynaklar) almış. Diğer taraftan Termos isminin yalıtımlı şişelerde kullanılması 1904 yılında Almanya’da vakumlu yalıtımlı şişeleri ticarileştirmek isteyen üreticilerin düzenlediği isim yarışmasında bir Münihlinin içine konan içeceklerin “ısısını” koruma özelliğine atıfta bulunarak Yunanca sıcak anlamına gelen“Thermos”ismini önermesine bağlanmaktadır. Her ne kadar isim Yunancadan gelse de yalıtım maddesiyle kaplanmış, içine konulan sıvıyı sıcak veya soğuk olarak tutabilen kap prensibi 1892 yılında Sör James Dewar tarafından geliştirilmiştir. Sör Dewar içinde molekül bulunmayan vakumun ısıyı taşımadığı veya iletmediğini ortaya koyarak Dewar şişesini geliştirmiştir. Diyebilirsiniz ki, konumuzla ne alakası var ama henüz dilimizde karşılığı olamayan Konnektom kavramı ile karşılaştığınızda bağlantılı olmanın tarihsel boyutunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Bir hafta Milos’tan sonra, kısacası en ücra hücrelerimi bile dinlendirdikten sonra önümdeki 270 km’lik yolculuk leblebi-çekirdek. Mora yarım adasının kuzeyinden taa bahtı kara İnebahtı’ya kadar sahilden gittiğime sonradan pek bir pişman oldum. Bu arada az önce yaptığım ses oyununun aslını soruşturdum ve aldığım yanıt şöyle: Bu durum, dil biliminde “halk etimolojisi” (halk uydurması) veya “galat-ı meşhur” olarak adlandırılan durumun en klasik örneklerinden biridir. YZ bile olumlamadığına göre Osmanlıcada Aynabahtı veya Eynebahtı şeklinde geçen ismin baht ile bir ilgisi yoktur. Ama kaderin cilvesi demekte bir kabahat da yok.

Atina Korint arası tatlı kavislerle, iniş çıkışlarla ilerleyen bir otoyol, kolay ama sıkıcı. Otoyolda kalırsanız Korint’in üzerinden jet hızı ile geçersiniz ve durup kanalı görmeniz mümkün olmaz. Olimpia otoyolunda (A8) ilerlerken 9 numaralı çıkıştan çıkıp sola dönerseniz birkaç yüz metre sonra kalabalıkların ve turist otobüslerinin arasında kaybolmuş eski köprüyü görebilirsiniz. Korint kanalını denizden de geçmiştim, itiraf etmeliyim ki o daha heyecanlı idi. Tıpkı bizim boğaz gibi, burada doğu ve batıda biriken tekneler kontrol noktasının izni ile sırası ile geçiyorlar. Aşağıdan geçerken kesilen kayalar daha bir heybetli görülüyor. 6,4 km uzunluğunda 24,6 m genişliğinde olan kanalın hikayesi MÖ 300’e kadar uzanıyor ve Macar mühendislerin yaptığı ve günümüzde kullanılan kanal 1893 de açılıyor.

Soldaki benim köprüden çektiğim fotoğraf, sağdaki ise kanaldan geçen en büyük gemi. MS Breamer 2019 da kanaldan geçmiş ve videosu burada var. Bu geminin genişliği 22,52 m imiş. Yani kanaldan yaklaşık 2m daha dar. Tabii kanal II. Dünya savaşında nasibini alıyor.

Kalabalık içinde yolumu bir kaç omuz darbesi ile açıp fotoğrafımı hızlıca çekip kaçar gibi körüden uzaklaşıyorum. Ve günün en hatalı tercihini yapıp sahilden ilerliyorum batıya doğru. Aynı yönde tüneller içinden ilerleyen nefis bir otoyol olmasına karşın sanayi mahalleleri ve Kumburgazvari yazlık mahallelerinin arasından şimdi biter, şimdi biter umudu ile ilerlemeye devam ediyorum. Sonunda bitmeyeceğine 3. saatin sonunda ikna olduktan sonra bari bu kadar zahmete katlandım sahilde bir balık yiyeyim diye kasabalardan birinde duruyorum. Bir haftalık Milos fırtınalarından sonra tembel bir meltemde balık ve Uzo aklımın başıma gelmesini sağlıyor ve doğru otoyola çıkıp yola devam ediyorum.

Okuduklarıma bakılırsa otoyolda kalırsam kaçınılmaz olarak, 2004 yaz olimpiyatlarından 1 gün önce açılan, Rion-Antirion Köprüsü‘nden ana karaya geçmek zorunda kalacağım için son çıkışta otoyoldan ayrılıp feribotlara yöneliyorum.

Karşı kıyıya geçerken kendimi İnebahtı Deniz Şavaşı’nın nerdeyse içinde buluyorum. Bindiğim gemi gördüğünüz köprünün Korint tarafından ilerliyor, Savaş ise bulunduğum noktaya göre köprünün diğer tarafında Patras körfezinde gerçekleşmiş. Bu savaş 7 Ekim 1571’de Osmanlı İmparatorluğu donanması ile Papa’nın öncülüğünde kurulan İspanya, Venedik, Malta ve Ceneviz gibi Katolik devletlerin oluşturduğu Kutsal İttifak (Haçlı) donanması arasında Patras Körfezi’nde gerçekleşmiş. Büyük ve kanlı bir deniz muharebesi olarak tarihe geçmiş. Osmanlı deniz tarihinde büyük bir yenilgi ve donanmanın ağır hasar aldığı ilk önemli çatışma olarak hatırlanan İnebahtı Deniz Savaşı’nın ardından Sokullu Mehmet Paşa’nın “Biz sizden Kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik; siz ise donanmamızı mağlup ederek sakalımızı traş ettiniz. Kesilmiş kol yerine gelmez, lakin traş edilmiş sakal daha gür çıkar” dediği söylenir ama tarih pek de sadrazamı doğrulamamış, Fakat okulda karşılaştırmalı tarih okumuş olsaydık 1071’den 1571’e nasıl geldiğimiz, 2 Viyana kuşatmasının arasına denk gelen bu hezimetin nedenlerini daha iyi anlamamız mümkün olurdu. 1500 lerde Avrupa mezhep savaşları ile uğraşıyormuş, El Greco, Tintoretto resimde yeni arayışlara imiş ve 1600 den hemen önce Dafne isimli ilk opera bestelenmiş. Osmanlı da ise Kanuni ölmüş, buhran başlamış. Dönemin en büyük gökbilimcisi Takiyüddin, 1577’de İstanbul’da Avrupa’dakilerden çok daha gelişmiş bir rasathane (gözlemevi) kurmuş. Ancak 1580 yılında, İstanbul’daki veba salgını ve kuyruklu yıldız geçişini “gökleri dikizlemek uğursuzluk getirir” şeklinde yorumlayan bazı din ulemalarının baskısıyla, padişahın emriyle bu rasathane denizden topa tutularak yıkıldı. Tanıdık mı? (Bu gözlemevi Galatasaray lisesi civarlarındaymış ama izi kalmadığı için kanıt da yok.) Ahh, bu ayyaşlar olmasa bu cehalet 20.yy da uzayacaktı.

Yukarıdaki haritada 1 ile Rion-Antirion Köprüsü’nü, 2 ile Nefpaktos’u (İnebahtı), 3’ün yanındaki ok ile Termos gölünün olduğu yönü, 4 ile ise Kefalonya adasının işaretledim.Osmanlı donanması öyle bir sıkıştırılmış ki bir tek Uluç Reis kuzeyden bir yol açarak İthaka tarafına kaçmış.

Arabalıdan inince İnebahtı 15 km kadar doğuda. Cep telefonumun kaybettiğim kablosunun yerine yenisini alabilmek için gözüm etrafta ama başlayan yağmur işi biraz daha zorlaştırıyor. Sonunda bir Çinli buldum. Bunlardan birçok varmış Yunanistanda.

İçerisi 3 katlı ve Çin’de üretilen ne varsa satılıyor. Elbiseden, bisküvite, kablodan kapıya kadar. Yok yok, Yunanca konuşan Çinli ve Çince konuşan Yunanlı da var.

İnebahtı kasabasında yağmur iyice bastırınca durup limanda gezdim, ama bu turistik yerlerin tamamı zamanla kimliklerini yitirip kendilerine bile turist oluyorlar. Nafpaktos da gelen turistlerden nasibini almış ve onlar gibi olmuş. Aşağıda limanın denizden girişi ve girişin içeriden görüntüsü.

Güneş yüzünü gösterince molayı biraz daha uzattım zira kurumam lazım. Ama bir taraftan da önümdeki dağlar ve virajlar giderek beni sabırsız yapıyor. Bir Türk kahvesi, pardon Yunan kahvesi içtikten sonra devam edeceğim. Bütün bu yollarda bir yerde Türk kahvesi isteyince kahveci “sen Türk’sün galiba” dedi. Sonra da anlattı, ” bak bizimki Yunan kahvesi çünkü biz az kavuruyoruz, siz çok kavuruyorsunuz, aradaki fark bu” dedi ve ilave etmeyi unutmadı, “bizde Türk yok istersen Yunan getireyim”. Açıkçası az kavrulmuşu daha çok hoşuma gidiyor, çok kavrulunca acıyor ve ekşileşiyor.

Termos 50 km uzakta ama sanırım 60-90 dakika arasında gidebileceğim zira yol yukarıda da gördüğünüz gibi virajlı. Okuyanlarınız bilir Karabet gibi değil ama hatırı sayılır. Kahveci bana yolda bir eski köprü olduğu söyledi ve tahminen işaretlediği yerde olduğunu söyleyince diğer yol seçeneklerini bırakıp köprülü yol seçeneğinin peşine düşmeye karar verdim.

İyi ki de öyle yapmışım. Tam da kahvecinin dediği yerde bir köprü tabelası. Köprünün ismini tahmin ettiniz değil mi? 38.45198044468996, 21.70132803346078 konumunda köprü ve ondan 100 m önce de kahve. Bir kahve de orada sipariş verdim, nehrin sesi çağırdı. Kahveci kadının İngilizcesi çat-pat ama kadın geveze ve eğlenceli. Kahveden para almadı, “iflas edeceksin” dedim, “1 Eurodan kimse batmaz” dedi. Büyük şehirler dışında genellikle motorcular seviliyor. Trafikte durduğumda komşu arabadan destek işaretleri almak zaten normal ama bazıları camı açıp sohbet de ediyor. Sanmayın ki bu Yunanistan’a özgü. Bizim bu tarafta da çok sık kırmızı ışık sohbeti oluyor.

Yukarıdaki haritadaki işaret kahvenin yerini gösteriyor ve az ilerisinde de köprü. Artık Thermos çok yakın, sadece bir kaç dağ ileride. Ahşap zeminli köprüyü geçer geçmez fotoğraf çekecek yer vardı.

Artık bir sonraki durağım Termos’taki otelim. Tam saatinde varabildim, Termos gölü doğal bir göl, bir özelliği yok, antik kent dışında. Buluntularının neredeyse tamamı Atina arkeoloji müzesinde.Yeni olan her şey karşısında kendimi Çekirge olarak hissettiğim için akşam tam bir huzur ve dinginlikti.

Sanmayın öyle erdim filan, otelin yemekleri harika, manzara gördüğünüz gibi ve uzun bir aradan sonra düzgün bir Cabernet Sauvignon ile Nirvana. Menüde fırında erikli keçi..

Fotoğrafı drone ile çektim. Park yerindeki beyazlı benim, motorum arkamda. Göl karşımda, keçiler yamaçta koşuyorlar..

Sağlıcakla kalın..


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply