Gümülcine

Sevgili okurum, size bir uyarı, bu yazıyı yazarken çok zorlandım, öncelikle taraf olmak adil olmanın önündeki en önemli engel ama diğer taraftan yaşadığımız coğrafyada neyin, ne zaman, nasıl algılanacağının kuralının bulanık olması görüşlerinizi nasıl ifade edeceğiniz konusunda sınırlayıcı oluyor. Açık radyo gibi sesiniz birden kısılabilir, hatta dahası da olabilir.

Gümülcine/Komotini hakkında sonradan değiştirilmeyecek kadar kesin bir yazı kaleme almak pek kolay olmadığı için bu yazının bir karalama olduğunu tekrar tekrar düzeltme yapılacağını aklınızda bulundurunuz. Ama sadece benim tarafından değil, sizden de düzeltme bekliyorum. Yıllar önce sevgili hemşiremiz Ayşe hanım Jivkov zamanında babasının “yarın gidiyoruz, taşıyabileceklerinizi yanınıza alınız” hikayelerini anlattığında olayın anlık trajedisini nasıl hissettiğimi hala dün gibi hatırlarım. Ancak hikaye öyle basit değil, her iki tarafı da ilgilendiren kronik bir hikaye, dahası fazlasıyla politik.

Komotini isminin kaynağının ne olduğuna dair söylenti muhtelif. Türkçe ve Bulgarcası Gümülcine/Gyumyurdzhina. Yapay zeka Bulgarca karşılığın Türkçe “Gümülcine isminin Bulgar fonetiğine (ses yapısına) uyarlanmış hali olduğunu, zira Bulgarcada bir anlam karşılığı olmadığını belirtiyor. İsmin Bizans’tan gediğini iddia edenler ise Κουμουτσηνά veya Koumoudzina isminin orada yaşayan bir ailenin soyadından geldiğini ve Osmanlıca ses yapısında “Koumoudzina” kelimesinin tam bir karşılığı olmadığı için, kelime halk arasında Gümülcüne şekline evrildiğini ve nihayetinde Gümülcine halini aldığını iddia etmektedirler. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nin 8. cildinde, 1667-1668 yıllarında Batı Trakya ziyareti sırasında kaleme aldığı Gümülcine tasvirlerinde hem şehrin isminin kaynağı, hem de binaları hakkında “zengin yapılar” şeklinde yorumlar yaptığı söylenmektedir. On ciltlik seyahatnamenin günümüz Türkçesine çevirisi var, okuduğum zaman haber veririm.

Yazmak kolay değil, birkaç defa gittiğim Gümülcine’yi sınıf arkadaşımın ve kiraladığım ev sahibimin penceresinden gördüğümde kapakta gördüğünüz dinginlik tamamen ortadan kalktı. Ruhum huzursuz olduğu için konu hakkında oradakilerden daha fazla kaygı duymakla birlikte huzursuzluğumun haksız temellere dayandığını düşündürücek hiç bir bulgu da yoktu. Yakınlarındaki plajlar ve Fanari kasabası tipik Yunan kıyısının örnekleri ile dolu. Kalamar, Yunan salatası, rahat ve gevşek bir zaman, deniz, telaşsız ve tembel bir hayat.. Bazı evlerde Yunan bayrakları dalgalanıyor, niye asmışlar, rivayet muhtelif, bazıları da sevimsiz. Fanari Gümülcine’ye 30 km mesafede ve aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz son burundan sonra Büyük Çekmece gölüne benzeyen bir göle komşu. Hepsi Nestos nehrinin deltası aslında, bu konuya daha sonra geleceğim, zira Nestos’da yüzdüm.

İpsala son derece iyi düzenlemiş, her şeyini kusursuz yürüdüğü gümrük kapısı. Kipoi (İpsalanın karşı tarafı) ise sanki bize gelmeyin kapısı, memurların verdiği hizmette kusur olmamasına karşın yetersiz altyapı(sadece 4 kapının olması gibi) uzun beklemelerle can sıkıcı hale geliyor, ama sadece 100 km sonra Gümülcine. Pazar günü olduğu, kapı sakin ve motor olduğum için kolaylıkla geçebildim. Fanari’de gördüğünüz kıyı tavernalarından (hoş, sözlük tanımı itibarı ile tavernada müzik olması lazım) bol miktarda var, birinde hafif birkaç atıştırmalık, bir tek uzo biraz dinlenmece ve Gümülcine. Kalacağım ev şehrin tam bitiminde. Bitiminde dediysem merkez 15 dakikalık yürüme. Booking’den ayarladığım ev ile yazışmalarımızda ben İngilizce, karşı taraf Türkçe yanıt veriyordu. Kibarlıktan yaptıklarını düşünmemin yanılsama olduğunu Elif hanımla tanışınca anladım. Oralı bir Türk ve ve bir güzellik merkezi işletiyormuş. Sohbet hızlıca azınlık olmaya ve Gümülcine’de Türk olmaya geldi. Daha sonra duyacaklarımdan farklı olmayan bir hikaye dinledim. Elif hanım 30 lu yaşlarda olduğu için nispeten güncel hikayeler anlattı, ama hikayelerin tamamı azınlık olma temalı idi. Yaklaşık bir saatlik sohbetimiz Mustafa’nın mesajı ile bölündü. Mustafa benim İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinden sınıf arkadaşım. Yakın arkadaş zincirimden olmamakla birlikte küçükken de, yani bizler 20 li yaşlarımızdayken bile hissedilen o yumuşak kişiliği ile yanında olmaktan mutluluk duyulan bir dost. Mustafa’nın Gümülcine yakınlarındaki bir kasabada (Şapçı) muayenehanesi var, Pazar günü olmasına rağmen beni merkezde bulacak.

Odamdan çıkıp merkeze doğru yürürken ilk gözüme çarpan Türk mezarlığı oldu. Girişinde minareli küçük bir mescit olan mezarlık. Ağaçların 20-30 yıllık olmasından ve mezar taşlarındaki yazılardan pek de eski olmadığı aşikar. Bakımlı olduğunu söylemek zor.

Mustafa ile merkezde buluştuk, birkaç güncel sohbet, bilgi, Mustafa beni kasabayı gezdirmeye çıkardı. Bu saat kulesi Osmanlıdan kalmaymış, Çukur kahve de bir sosyal merkez. Zaten alış- veriş ve Türk dükkanlarının yoğun olduğu yerde.

Zaten küçük olan şehir merkezini hızlıca dolandıktan sonra araba ile diğer mahalleleri ziyarete gidiyoruz. Aşağıdaki fotoğrafta asıl ismi Gümülcine Türk Gençler Birliği’nin kapısını görüyorsunuz.

Gördüğünüz gibi sağlı sollu iki sütundaki amblemler sökülmüş zira Rodop valisinin mahkemeye başvurusu üzerine isminde “Türk” kelimesi bulunduğu için mahkeme 29 Kasım 1983’te derneğin kapatılmasına karar vermiş. 30 Kasım 1983’te bu karar mübaşir kanalıyla iletilmiş. Bu kararda tabelaların 24 saat içinde indirilmesi, aksi halde güvenlik güçleri kanalı ile indirileceği, mühürlerin kullanılmaması, Komotini(Gümülcine) Türk Gençler Birliği adı ile herhangi bir yazının yayınlanmasının yasak edildiği, bildirilmiştir. 1 Aralık 1983 Perşembe günü polisler gelip tabelaları indirmişler. Şimdi tam da bu noktada kafalar karışmaya başlıyor, sanki bir asimilasyon projesi devreye giriyor ve Türk yerine Müslüman etiketi kullanılması zorlanıyor. 500 küsür yıl kadar hüküm sürülen bir ülkede arkada kalanların kimlikleri silinmeye çalışılıyor. Resmi kurum ve işlemlerde Türk yerine Müslüman kimliği öne çıkarılmaya başlıyor. Yunanistan devletinin resmi politikasında “Batı Trakya’da Türk yoktur, yalnızca Müslüman azınlık vardır” tezi ağırlık kazanınca, isminde “Türk” ifadesini barındıran tüm derneklere yönelik adli süreç başlatılmış. Ama elbet bunda da bir mütekabiliyet ilkesi uygulanıyor. Bizim burada da Gayrimüslim diye bir kategori oluşturuluyor. İkiye bölünmüş sosyal yapı her fırsatta bir yerden fışkırıyor. Bu da toplumu yönetmenin ahlaki olmayan penceresi, Böl Yönet: Kavramın yazılı olarak ilk kez Niccolò Machiavelli‘nin 1532 yılında yayımlanan Prens adlı eserinde geçtiği kabul edilmekte. Tarih boyunca sömürgeci devletler ve otoriter yönetimler tarafından sıklıkla uygulamışlar.

Burada ince bir ayrımı yapmadan ilerlemek mümkün değil. Gurbette olmak (ben de denedim zamanında) ve borçlarını ödeyecek kadar sahiplendiğiniz Osmanlı ve zamanında atalarınızın yönettiği bir ülkede azınlık olmak farklı konular. Gurbette olmanın dertleri en az burada kaleme aldıklarım kadar derin olmakla birlikte kimyası farklı. Aklıma İsviçrelileştirenler isimli 1978 yapımı komedi filmi geldi. Komedi dediğime bakmayın, kara mizah.

Laf buraya gelmişken Türklerin resmi azınlık statüsünde olduğu ülkeleri araştırdım. Bu ülkeler beş adet, Kuzey Makedonya, Kosova, Irak, Romanya ve Bosna Hersek-Hırvatistan. 1923 Lozan Barış Antlaşması uyarınca Batı Trakya’daki Türk nüfusa resmi olarak “Müslüman Azınlık” statüsü tanınmış, Ancak Yunanistan yönetimi, AİHM kararlarına rağmen buradaki topluluğun “etnik Türk” kimliğini resmi olarak tanımamakta, yalnızca dini azınlık olarak kabul etmekteymiş (Rodos ve İstanköy’deki Türkler ise Lozan döneminde adalar İtalya’da olduğu için bu statüye dahil edilmemiştir). İşinize gelmediği zaman kararlarını tanımadığınız mahkemenin kararlarının geçerliliği tartışmalı olabilir. Ama işin politik boyutundan ziyade insani tarafı beni ilgilendiriyor. Hukuki statü olmaksızın Türklerin en büyük etnik azınlık olduğu ülkeler arasında Bulgaristan, Almanya, Avusturya, Danimarka’nın yanı sıra Kuzey Afrika’da Libya ve Mısır da var. Avrupa ülkelerinde “siz çağırmıştınız” demek mümkün, ama Osmanlının izinin olduğu yerlerde siz bizi 500 yıl işgal etmiştiniz söylemi var. Yıllar önce Avrupa Periodontoloji Federasyonu için gittiğim bir toplantıda sabah kahvaltısında masama oturan Macar, Türk olduğumu öğrenince “siz bizi 400 sene işgal ettiniz” deyince “valla ben orada değildim” diyerek saldırıyı karşılamıştım ama algının nasıl olduğunu da anlamıştım. Tamamen hangi pencereden bakıldığına göre değişebilecek bir doğru. Avrupa asıllı Amerikalı’ların gerçek Amerika yerlilerini ortadan kaldırması veya Güney Amerika’nın İspanyol ve Portekiz Katolizmi ile işkencesi, hatta en az konuşulanlardan biri olan Afrika’daki Avrupa sömürgeleri, İngiliz’lerin dünyayı sömürme histerileri göz önüne alındığında Osmanlı’nın oraları yönetirken oluşturduğu tarih biraz daha dikkatli en azından karşılaştırmalı okunmalı..En azından 15-16. yy larda olan bu olaylar karşılıksız değildi, hepsi birbirinden etkilendi.

Şehirdeki paralel yaşamı görmezden gelmek olmaz. Her kültürün kendi dükkanı var çukur kahve gibi konfeksiyon da kendi yolunu bulmuş. Kaldığım yerin sahibi de müşterilerinin sadece Türk asıllılar olduğunu söylemişti. Bu bina aşağıda gördüğünüz şimdilerde adı Gümülcine Azınlık Lisesi olan binanın çaprazında.

Gümülcine Azınlık Lisesi, ilk ismi ile Celal Bayar Lisesi 1952 yılında açılmış. Açılışına Yunanistan Kralı Pavlos ve Kraliçe Frederika ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar katılmışlar. Kraliçe Frederika’nın aynı yıl İstanbul’u ziyaretinde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile dans ederken Batı Trakya Türk azınlığına iki dilde (Yunanca ve Türkçe) eğitim verecek bir lise açılması önerisinde bulunduğu anlatılırmış. Adını da bu vesileyle Celal Bayar’dan alıyormuş. Bu lise batı Trakya Türk azınlığının (Antlaşmada Müslüman Azınlık ifadesinin geçtiğini unutmayınız) Lozan Antlaşması’ndan doğan azınlık eğitimi hakkı çerçevesinde faaliyet gösteren, bölgedeki iki liseden biri, diğeri İskeçe’de (İskeçe ve Drama yazısı da sırada).

Mustafa’da bu liseden mezun. YZ’nın (Claude) TBMM kaynaklandırdığı bilgilerine göre okul, yıllardır azınlık eğitimine dair genel sorunlarla boğuşuyor. Türkiye’deki resmi açıklama ve haberlere göre Gümülcine ve İskeçe’de nüfusun yaklaşık yarısı Türk olmasına rağmen bölgede sadece birer azınlık ortaokulu ve lisesi bulunuyor; öğrenciler aşırı kalabalık sınıflarda eğitim görmek zorunda kalıyor ve yeni bina, ek bina ya da restorasyon talepleri uzun süredir Yunan yetkililerce göz ardı ediliyor. .

Ayrıca lisenin erkek yurdunun bulunduğu binanın imar planları çerçevesinde risk altında olduğu belirtilmekte. Sağda o yurt, Mustafa’da bu yurtta kalmış, zira ailesi Gümülcine dışındaymış.

Araba ile gezerken gördüğüm kadarı ile Gümülcine ‘deki Türk mahalleri de sanki ihmal edilmiş görüntüsünde. Yapay zekaya bakarsanız Türk mahallesinden ziyade azınlığa ait vakıf mülkleri ve tarihi yapılarla ilgili bir sorun olarak öne çıkıyor, yasal belgelerde. Bu konuda en öne çıkan örnek yukarıdaki yurt binası, Gümülcine kent planında öngörülen sokak ve cadde açılması çalışmaları kapsamında hazırlanan imar planlarının hayata geçirilmesi durumunda, başta Celal Bayar Lisesi Erkek Yurdu’nun bulunduğu bina olmak üzere bazı azınlık vakıflarına ait taşınmazların yıkılacağına dair bilgiler ortaya çıkmış ve bu durum Batı Trakya Türk toplumunda endişeye yol açmış. Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği de bu konuda “ecdat yadigârı vakıf mallarımız talan ediliyor” şeklinde tepki göstermiş. Bu tekil örnek aslında daha büyük ve süregelen bir sorunun parçası: Batı Trakya’daki Türk azınlık vakıflarına ait çok sayıda taşınmaza çeşitli dönemlerde el konulmuş durumda. Vakıflar bu mülklerin iadesi için başvurularda bulunsa da başvuruların büyük bölümü reddedilmiş, iade edilenlerin sayısı ise sembolik düzeyde kalmış. Yapay Zeka uyarıyor: Bu bilgiler, Türkiye kamuoyunda ve TBMM’de dile getirilen açıklama/haberlere dayanıyor; yani meselenin Türkiye tarafından nasıl anlatıldığını yansıtıyor. Bu işler burada nasıl bir fikrim yok, en azından şimdiye kadar ilgilenmemiştim. Ama bir çok metruk yapının Rum’lara ait olduğunu duymuştum. Meraklısı 1936 beyannamesi ve 1974 kararlarını okuyabilir. Türkiye’de azınlık mülklerindeki temel ihtilaf, mülklerin “kamu yararı” gerekçesinden ziyade hukuki statü boşluklarından dolayı doğrudan devlet mülkiyetine geçirilmesinden söz edilmektedir. 2000 den sonraki uyum yasaları nedeniyle geçmişte usulsüz kamulaştırılan veya el konulan azınlık mallarının iadesi için tarihi adımlar atılmıştır.

YZ’ye göre Yunan resmi kaynağı Gümülcine’deki yapılaşma sorununu bir “azınlığa yönelik ayrımcılık” dili yerine, tarihsel plansızlık, kamulaştırma zorlukları ve merkezi planlama eksikliği çerçevesinde anlatıyor — ama sonuçta ulaştığı tespit, Müslüman/Türk mahallelerinin imar altyapısı bakımından geride kaldığı yönünde, Türk tarafının anlatısıyla bu noktada örtüşüyor. Ancak Türk dokusunu ortadan kaldırmak ve bütün olanları Müslüman kimliğine sıkıştırmak için Yunan belgeleri çevredeki Pomakların özendirilerek bölgede izinsiz/kaçak yerleşim inşa etmesiyle durum daha da kötüleştiğini kabul ediyor. Kısacası bir taraftan azınlık kavramı yeni azınlıkları bölgeye taşıyarak, diğer taraftan Türk azınlık kimliğini Müslüman paydası ile eriterek bir aidiyet aşınmasına yol açılmış. Haliyle Gümülcine de önceleri olmayan, ülkemizden çok iyi tanıdığımız yeni bir Müslüman kimliği ve hayat tarzı ortaya çıkmış.

Gümülcine’de bir de Cunta döneminden kalan anıt var. İsmi kılıç anıtı, veya Kahramanlar anıtı. Bir iddia anıtın askeri rejimin kendisini övmek için değil; Dünya Savaşlarında ve tarihi çatışmalarda hayatını kaybeden Yunan askerlerinin anısına dikildiğini söyler. Bu nedenle yapı, ideolojik bir cunta sembolü olmaktan ziyade genel bir ulusal hafıza mekanına dönüşmüştür. Zaten bu bölgede her kasaba ve köyde bir kılıç anıtı var. Aklıma 20. yüzyılın başlarında (1900’lü yıllarda) Balkanlar’da yükselen ulusçuluk akımları, dil ve din ayrılıklarına rağmen yüzyıllardır bir arada dostça yaşayan halkların karşı karşıya gelişininin anlatıldığı Necati Cumalı’nın Makedonya 1900 kitabı geliyor.

Aşağıda da Türk Musikisi Lokali. Ama eskiden Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği’miş. Elbette onunda tabelası indirilmiş. Şimdilerde ismi Türk Sanat Müziği Derneği, ama kapıda tabela yok.

Bilmiyorum işin karmaşıklığına yeterince vurgu yapabildim mi? İşleri daha da içinden çıkılmaz hale getiren tarihsel öfke. Yazının başında da belirttiğim gibi her şey mütekabiliyet esasları ile ilerliyor. Ancak bireysel denge ile politik denge birbirlerinden hala çok uzaklarda.

Ama insan olmak güzel bir şey, sanki yaşamak güzel şey be kardeşim der gibi. Tüm bunları görmek..

Akşam Mustafa ile Çipuro (Tsipouro), yani Makedonya rakısı eşliğinde usul usul yemeğimizi yerken kasabanın meydanında GAT (Genç Akademisyenler Topluluğu) konser vermeye başlıyor. Mustafa ile harika sohbetimiz sırasında meslektaşımız olan kızı da yanımıza uğradı. Tatlı bir genç insan. Daha önce Gümülcine’ye kurs vermeye gittiğimde meslektaşımız olan bir Türk asıllı milletvekili ile tanışmıştım. Oralarda birkaç eski mezunumuz da var.

Lozan Antlaşmasında Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler “Gayrimüslim Türk vatandaşları” olarak ifade edilmiştir. Lozan Konferansı sırasında Batılı devletler bazı Müslüman unsurları da azınlık kapsamına almak istemiş, ancak Türk heyetinin itirazıyla azınlık tanımı yalnızca gayrimüslimlerle sınırlandırılmıştır. Bu konu ile ilgili kapsamlı bir değerlendirmeyi buradan okuyabilirsiniz. Yazıdaki bazı yorumlara katılamamakla birlikte ifade edilen gerçekler durumu aydınlatmakta. Diğer taraftan yukarıda da belirttiğim gibi beni insani tarafı daha fazla ilgilendirmekte.

Uzun lafın kısası azınlıklar konusunun iki boyutu var, tarihsel azınlıklar geçmişten kaynaklanan olumsuzluklar içinde kavruldukları için herhangi bir yerde gurbette olmaktan çok farklı bir konumdalar. Ancak azınlığın diğer tarafını görebilmek için anlayışlı olma ön kabulü gerekiyor..

Diğer taraftan hepimizin aynı insan türü olduğu düşünüldüğünde azınlığın sentetik bir kavram olduğunu ve kimlerin kontrolünde işe yaradığını da akılda tutmakta da fayda var..


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment