Karabet Geçidi

Yarın On kasım, 364 gün Atatürk’ü düşünmeyenlerin ama senede bir kez hatırlayanların sosyal medyada fırtına koparma günü. Onlar da olmasa iyice yalnız kalacağız. Sevgili Atatürk ün 19+ yılda oluşturduğu toplumsal derinliğin ve ülkemin geleceğine yaptığı katkının hatırlanması gereken gün. Elbette temellerini 1900’lü yılların başında itibaren atmıştı. Ne temelmiş ki yıllardır dibini kazanlar sarsamadı. Gün doğacak enseyi karatmayınız. Çalışmayanı gelecek sevmez. Bilen ve akıllı olan kazanacaktır. Ama ben hikayemi anlatayım.

Tatvan’dan Van’a gitmenin 4 farklı yolu var, en kısası 1 ile işaretlediğim sahilden giden yol 2,5 saatte sizi ulaştırıyor. Bu yol bölünmüş ve ulaşımın ana yolu bu. Diğeri burada gösterilmeyen Ahlat, Adilcevaz üzerinden gidilen Kuzey yolu, Güney yoluna göre daha güzel manzaralar var ve 3,5 saat sürecektir. Ama sahilden giderseniz ve Türkiye’nin en yüksek karayolu geçidi olan Karabet’den de(2985m) geçmek istiyorsanız 4 ile işaretlediğim yerin hemen sağında görülen Andaç’a kadar gitmeniz ve geri dönmeniz gerekecektir. Sahil yolu alışıldık bölünmüş yol olduğu için çok fazla ilgimi çekmemişti. Konuyu Van’daki rehber Engin bey’e açınca bana kesinlikle 2 ve 3 ile işaretlediğim yoldan geçmemi önerdi. Ona göre yol dar ve çok virajlı olmakla birlikte motor için idealdi ve çok fotojenikti. Ama Engin bey motorsiklet kullanmıyormuş, o gözle bakmıyor dünyaya, bunu yazdım kenara. Ondan aldığım bilgiyi Tatvan’daki Kardelen oteli çalışanları ile paylaştığımda Hizan’a kadar olan yolu bildiklerini ama geri kalanı hakkında fikirleri olmadıklarını söylediler.

Tatvan’dan Gayda’ya kadar olan yol dar, ama rahat ve nispeten düz. Sabah 6’da otelden yola çıkarken kahvaltı etmedim, nasıl olsa yolda şeftali veya kayısı suyu bulabilecektim, bir de kahve. Yolda iken bu ikili en güzel kahvaltı. Bir miktar yol aldıktan sonra hem dinlenme, hem de keyif.

Gayda’yı az geçtikten sonra gördüğüm tabela gerçekten nerede olduğumu bana hatırlattı. Tam bu noktada bir bakkal buldum, kahve yoktu ama şeftali nektarı vardı. Bakkal hiç hesaba katmadığım bir durumu bana anlattı. Yol boyunca öyle derin vadiler varmış ki telefonum çekmeyebilirmiş. Durduğum yerde hala çalıştığı için takip ekibine bu bilgiyi aktararak yola çıktım. Yani canlı konum işe yaramayabilir. Dikkat ederseniz Nurs tabelada farklı yazılmış, zira Said Nursi’nin doğduğu köy. Said Nursi Viki de şöyle anlatılıyor: Sait Okur, bilinen adıyla Said Nursî (1878 – 23 Mart 1960), Kürt asıllı Osmanlı ve sonradan Türk  İslam âlimi,[3] müfessir ve yazar. Müfessir kelimesine baktım: anlaşılması güç bir metni açıklayan, kısacası yorumlayan da denebilir.

Yol üzerinde alçak yerlerde, genellikle aşağıdaki gibi 1800-1900m rakımdaki yerleşim yerlerinde ağaçlar görülürken rakım yükselince artık bitki örtüsü yerini kısa otlara bırakmaya başlıyor. Hatta Yüksekova’da 3500 lere çıkınca artık bitki örtüsünün tamamen ortadan kalkacağını yakında görecektim.

Bu yol hakkındaki şüphelerim daha İstanbul’dayken başlamıştı. Haritayı dikkatli incelediğimde Derince’nin hemen öncesinde fazlasıyla zig-zag vardı (aslında zig zag ın doğru ifadesi Yunanca’da meander, TR de menderes). Biraz daha dikkatle inceleyince durumun ciddi olduğunu anlamıştım. Bu nedenle yol takip ekibime mesaj atmıştım. Belki de onları gereksiz endişelendirdim zira yol yükseklerde ilerlerken o günkü takipçilerimden biri iki kez aradı. Karşılıklı alo lardan sonra ben geri aradım ama bir şey konuşamadık ve WA grubununda artık mesaj gelmediğini gördüm. Konumum da güncellenmiyordu, beni hala şeftali nektarı içtiğim yerde gösteriyordu. Tamam dedim şimdi ekip endişelenecek. Anlaşmamız şöyle idi. Canlı konumum 45 dakika değişmez ise ve bu durumda bana ulaşılamazsa 112’yi arayacaklardı. Hoş Tatvan’a bir gün önce vardığımda jandarmaya gidip hem yol hakkında bilgi almış, hem de ertesi gün bu yolda olacağımın bilgisini vermiştim. Yine de ekibi merakta bırakmamak için bir yol ararken ilerlediğim asfaltın hemen yanındaki tepede bir araba gördüm. Durdum ve arabaya doğru “Kimse yok muuuu” diye bağırmaya başladım. Bir kaç haykırıştan sonra tepenin arkasından iki adam çıktı, arıya (kovanları düzenlemeye çıkmışlar, Ağustos sonu öncesi bal hasadı olmuyormuş) gidiyorlarmış. Derdimi anlatınca “abi burada Turkcell çeker dediler. Aramızda da küçük bir yar var, etrafından dolaşmaya kalksam en az 20 dakika. Neyse adama rica ettim ve kardeşimi arattırdım. İyi olduğumu takip ekibine yazmasını rica ettim. Ama telefonu elime alamadığım için ben bağırıyorum, adam telefona söylüyor, gelen yanıtı da bana geri bağırıyor. Neyse acil durum olmadığını ekibe aktardığıma göre devam edebilirdim. Ayrılmadan adam benim telefon numaramı istedi, verdim ama sordum da ne yapacaksın diye. “Abi bir İstanbullu’nun telefonu olsun bende” deyince vedalaştık ayrıldık.

Derince’ye inen yol yukarıdaki fotoğraf ve resimlerde. Derince ‘den çıkınca hemen yükselmeye başlayan yolda yol kenarından çektiğim fotoğraf ise aşağıda. Ağaçların olduğu yer Derince ve bu fotoğraf yol kenarından çekildi. Artık eğimli yollarda motordan da inemiyorum zira el feni sıyırmaya başladı. Arka tekeri bir yere yaslayamadığım sürece motordan inmem imkansız ve eğimli yüzeylerde durup fotoğraf çekemiyorum. Bir taraftan sağ elinizle motora yerinde duracak gazı verirken refüje mümkün olduğunca yaklaşıp sol elinizle fotoğraf çekmenin dayanılmaz keyfini veya riskini tadıyorsunuz. Düşseniz dert değil, ziyada koruyucu bariyer var ama motoru kaldırmak dert. Diğer taraftan keskin virajlara tırmanmak otomatik vitesli motor kullanıyorsanız ayrı bir dikkat istiyor. Zira motorun vites algoritması tam motorun en yavaşladığı ve dönmeniz gereken noktada vitesi düşürüyor. Ne tarafa döndüğünüze bakmazsızın, ama sola dönerken daha fazla olmak üzere, sizin neredeyse atıl kalmanıza ve ayağınızı yere koyma zorunda bırakıyor. Alçakta olan zemin nedeniyle ayağınızı koymak mümkün olmuyor ve, haliyle koymak isterseniz düşüyorsunuz. Tek çare motorun yeniden ivmelenmesi. Düz vitesli motorlarda öncesinde vitesi düşürerek çözülen bu sorun, otomatik motorlarda da vitesi yokuşlarda manuel kullanarak çözülebilir. Veya tırmanma öncesi yüksek devirli sürüş programlarını seçmiş olmak yardımcı olabilir. Aksi takdirde düşersiniz. Düşmekte korkacak bir şey yok, altı üstü biraz yuvarlanırsınız, zaten bu durumda elbiseniz sizi koruyacaktır, motor çizilecektir ama zor olan kısmı motoru kaldırmak. motoru kaldırabilmek için düz bir zemine kadar ya motoru ya sürükleyeceksiniz ya da 6-7 kişi bulacaksınız. Tahmin edeceğiniz gibi bu ilerlediğim yollarda ikinci seçenek oldukça kısıtlı.

Derince den sonra yükselen bu yol beni Bitlis ile Van sınırındaki kontrol noktasına getirdi. Yukarıdaki fotoğrafı cep telefonum ile yol kenarında çektim. Drone ile çekmeyi bir kenara bırakın sanki drone’nın içinde seyahat ediyorsunuz. Van sınırında da bir kontrol noktası var, tüm kontrol noktalarında olduğu gibi yakınında karakol binası da var. Bu binalar neredeyse camsız (küçük küçük delikler var), kalın duvarlarla çevrilmiş, gözetleme terasları olan küçük kaleler. Bu geçiş noktasının (aşağıdaki haritada dikkat ederseniz kontrol noktası tam zirvede) da hemen 100 m güneyinde karakol vardı. Bu yöredeki geçiş noktalarında birkaç korucu oluyor ve en az iki asker oluyor. Bu askerler rütbelerine bakılmaksızın son derece kibarlar. Korucular Kürtçe konuşmadığınızı anlayınca askerler size yardımcı oluyor. Geçen seneki Tunceli gezisinde daha fazla kontrol vardı. Bu yıl sadece kuş uçmayan yerlerde vardı. Ana yollar üzerindeki kontrol noktalarının şerit kontrol düzenleri olduğu gibi bırakılmış ama görevliler yoktu.

Van ili sınırından geçtikten 20 km sonra Bahçesaray ilçesine geliniyor. Hani eskiden Türkiye’de yolun ilk kapandığı ilçe. İlk kapanır zira Van ile Bahçesaray’ı bağlayan yol 2985 m’den geçiyor. Bahçesaray çukurda bir kasaba. Bu yörede her yerde olduğu gibi her şey iki dilli. Üstte TR, altında KR yazıyor. Ortasından da Müküs nehri (https://youtu.be/pAwPb3_KAS8) geçmektedir. Buralarda her yerde su var. Dağlar ve buzullar kesintisiz su kaynağı sağlıyor. Bahçesaray Van’ın nüfus açısından en küçük ilçesi, Ermenice ismi Moks, Kürtçesi Miks. Rehber Engin bey bana belediyenin oradaki kahvede oturmamı söylemişti. Bağlantısını verdiğim videoyu orada çekmiştim.Kahveyi söylemek zaten 10 dakikamı aldı (o da yolun karşısındaki kahve ocağına bizzat gitmeme rağmen), zira bu kahvehane Müküs nehrinin kıyısında çayıra yayılmış bir kahvehane. Aradan geçen 30 dakikada kahve gelmeyince yola devam.

Bahçesaray Karabet arası, öncesinde geçtiğim virajlara bakarsak, düm düz sanki. Motor kullanırken farkına varmamıştım ama Bahçesaray’da otururken ellerimin titrediğini fark ettim. Mesleğim açısından yolun sonu gibi görünen bu duruma bir anlam veremediğim için yolun geri kalanında biraz keyfim kaçtı biraz da dikkatim dağıldı. Nedenleri arasında eldivensiz motor sürüşü olduğunu düşündüğüm için eldivenlerimi giydim. Elbette gidonu da daha az sıkı tutmaya çalışıyorum ama, heyhat! neredeeee.

Ağustos”un ikinci yarısında olmamıza rağmen hava sıcak değil. Elbette rakımı da dikkate almak lazım ama yükseklerde 15 derece civarında olan ısı alçak yerlerde 20 civarında gibi. Ama Karabet’e yaklaşmıştım. Her şeye rağmen keyif zamanı idi. Fakat o da ne, tıpkı Zigana’da olduğu gibi bir hayal kırıklığı..

Birden kar tüneli karşıma çıktı ve içine giriverdim. Çok hazırlıksız yakalanmıştım ama deneyimliydim. İlla Karabet 2985m tabelasını çekecektim. Sonuna kadar gittim çıtığım noktada bir düzlük bulup motordan indim ve gerçek Karabet geçidinin yolunu araştırdım ve buldum. Motorla döndüm ve o yoldan geri geldim. Terkedilmiş bir yol olan bu geçitte asfalt da terk edilmişti ama sürülebilirdi. Zirve olduğunu düşündüğüm yerde tabela bulmayı bir kenara bırakın, tünele ilk girdiğim yere geldim. Kısacası geçidin tekrar Bahçesaray tarafına gelmiştim. Fazla üstelemedim ve video (https://youtube.com/shorts/lDbEmavmMks?feature=share) çekerek geçitten bir kez daha geçtim. Bu geçitler kar tüneli olarak adlandırılıyor.Fazla ilginç bir tarafları yok. Yol üzerinde çığların olduğu yerlerde veya karın fazla yağdığı yerlerde yapılmışlar. Bakın aşağıda çığ olan bir yerde yapılanı görüyorsunuz. Mimari ya da coğrafi açıdan ilginç olmalarının ötesinde bir önemleri yok.

Karabet’ten de geçtikten sonra hedefim Akdamar, ya da Ahtamar. Yol alçalarak Van gölüne doğru uzarken artık yumuşamış, sakinleşmiş, kolaylaşmış bir durumda. Andaç’a kadar dağların arasındaki vadilerden ilerleyen yola Andaç’ta van gölü ile buluşuyor. 2985 metreden gölün rakımı olan 1640 metreye kadar alçalmak, yaklaşık 1400 m alçalmak keyifli. Bir de hafif başarı sarhoşluğu var tabii ki. Yapmıştım işte, o zor yolu aşmıştım. Ellerim titriyordu ama bunun nedenini bulmalıydım. Eldivensiz kullanmak mı, gidonu fazla sıkmak mı, kaygı mı, zemin mi? İncelediğim kadarı ile kaygı dışında hepsi. Kaygı ise hani “build in” dedikleri “Allah vergisi” ya da benim gibi eksik inançlı iseniz fabrika ayarı. Ona yapacak bir şey yok yok, farkına varmak dışında.

Yol bitmedi hatta yeni başlıyor. Gevaş iskelede indiğimde her yerim titriyordu, ne de olsa beş saattir zirvelerdeydim.Harika bir deneyimdi ama artık dinlenmeye ihtiyacım vardı. Bitkindim.

Artık Akdamar için tekneye binme zamanı..

Abone olunuz.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

2 thoughts on “Karabet Geçidi

Leave a comment