30 Ağustos, Eskişehir..

Günün en güzel saati hangisidir diye sorulursa bu satırları yazdığım an derdim, yani hastalarımı bitirip herkesin gittiği, plaklarımla, antikalarımla baş başa kaldığım an olduğunu söylerim. Bir taraftan günün değerlendirmesini yaptığım, karmaşık olguları planladığım, viskimi veya şarabımı yudumladığım, Pazartesi ise Burak ile sohbet ettiğim kısacası mücadeleyi bırakıp aklımı sere serpe açtığım dakikalar.. Bu kelimeyi ne zaman hatırlasam veya kullansam aklıma Orhan Veli’nin şiiri geliyor:

Entarisi sıyrılmış, hafiften; 

Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

İçinde kötülüğü yok, biliyorum;

Yok, benim de yok ama…

Olmaz ki! 

Böyle de yatılmaz ki!

Konya’dan sabah erkenden çıktığımda aklımdaki ilk plan Google‘in önerdiği yoldan gitmekti ama yine hızlı fikir değiştirerek Afyon yolunda ilerlemeye başladım. Şehirden kurtulunca Konya ovasının o büyüleyici düzlüğüne kendimi teslim ettim. Yol Suriye sınırında olduğu kadar düz. Biraz daha heyecanlı olabilir diye Kadınhanı’ndan kuzeye dönmem durumu değiştirmedi, hatta yol yer yer daha da düz oldu. Kadınhanı’nda Afyon yolundan ayrılan kavşaktaki benzincide sabah kahvesi ve şeftali suyu için durduğumda motoruma benzini koyan adam nereden nereye gittiğimi öğrenince hayretini gizlemedi ve sohbeti uzatmak için bir kahve daha ikram etti. Büyük bir zevkle yarım saat daha ettiğimiz sohbet bir kez daha paylaşılmayan düşüncelerin, görüşlerin, kuru inancın nasıl da elimizi kolumuzu bağladığını hatırlattı. Adam ermiş gibi konuşuyordu, lisans ve üstü eğitimini tamamlamış olsaydı sosyolojide anabilim dalı başkanı bile olabilirdi.

Neyse yola devam, Kadınhanı’ndan kısa bir süre sonra Atlantı diye bir yerleşim yeri var. Birden aklıma Erdem Bagatur’un hikayesi geldi. Mecburi hizmet için 90’ların başında Siirt’e giderken Batman tabelasını film karakteri gibi okuyup şaşırması gibi ben de Atlanta olarak algılayarak eğlendim ve Muhtar Kent ağabeyime kadar uzanan bir seri fantastik düşünce aklımdan geçti. Ama böyle başka dillerde çağrışımlar yapan yerler az değil Türkiye’de. Sanırım Muğla’daydı Dont.

İlk planlarımı yaparken Konya’dan doğru Yalova’ya gitmeyi planlamıştım, ki olmayacak iş değildi. Eskişehirden sonra 2,5 saat daha gidince feribota ulaşacaktım ama günün 30 Ağustos olması Eskişehir’deki kutlamaları daha cazip kıldı.Eskişehir’de kalacak yer sıkıntısı yok. 50 yıl önce artık hayatta olmayan dayım Anadolu Üniversitesi İktisat fakültesinde okurken Porsuk kenarındaki bir gecekonduda kalıyordu, şimdilerde ana kanal restore edilmiş ve şehrin parçası haline getirilmiş. Hilton biraz merkeze uzak, ama Odunpazarı’nda sonsuz seçenek var. Bu kez de orada bir yer seçtim. Özenle dekore edilen Arasta Konak Otel çalışanları ve odaları ile kusursuzdu ve sessizdi. Görmeyenler için Odunpazarı Modern Müzesi‘ni mutlaka gezmelerini öneririm.

Arasta bu sokağın sonundaki avluda yer alıyor.

Ama 30 Ağustos akşamında fener alayı için özel planlar yapmam gerekiyordu.Daha önce kızımla gidipte hatırlayamadığım lokantayı bulamayınca otelimin önerdiği Seçkin’e gittim. Ana kanalın tam üzerinde olan bu lokantadan 20:30 dan itibaren olan fener alayını rahatça seyredebilecektim. Ama hikayenin gelişinden anlaşılabileceği gibi sabredemedim ve saat 17:00 gibi lokantaya gidince 20:00 gibi ayrıldım.

Tek başına yemek yiyenleri uğraştıkları bir şeyler var ise pek bir takdir ederim. Ya öyle düşündüğüm için, ya da zaten yapacak işlerim olduğu için genellikle tek başınaysam meşguliyetim kendimledir, yazı-çizi-okuma. Asıl dertlendiklerim iki kişi olup da telefonlarına veya havalara bakanlar. Ya da konu arama durumuna düşmeler. Hani “daha daha ne haber” ile çözülmeye çalışılan çaresizlikler, sesizlikler. Birkaç kez o duruma düşmüşlüğüm vardır ve o anların hepsini nefretle anarım.. Seyahat notlarımı yazarken geçirdiğim zamana karşın erken biten yemeğim Seçkin’den erken çıkmama neden oldu. İyi ki öyle olmuş zira sokaklardaki hazırlıklara ve heyecana tanık olabildim. Eskişehirli’ler aileleri ile erken saatlerde ana kanalın kıyılarında yerlerini almışlar, “parti” ye başlamışlar. Kimileri rakılarını açmış, çoluk çocuk eğleniyor, daha muhafazakar kimileri termos çayı içiyorlar. Hepsi aynı kanalın kenarında, kimse kimseye ayar vermiyor. Yılmaz Büyükerşen‘in ülkemize kazandırdığı uygar bir kent olan Eskişehir’de kendimi güvende hissederek kutlamaları bekliyorum. Bazı insanlar diğerlerinden daha akıllı, Yılmaz hoca gibi. Çünkü onlar geleceği kurgulayabiliyorlar. Hayatta iyi olmak yetmiyor, geleceği başkalarının iyiliği için kurgulayabilmek de gerekiyor.

Eminim TC de yaşayan herkes bir kez fener alayı görmüştür. Son 25 yılda bundan yıldırmak bir düşünce olsa bile Allah’tan Zafer Bayramı henüz silinemedi. Eskişehir’de de bunlardan en ilginçlerinden birine tanık oldum.İstanbul’da boğazda yapılanlara benzer bir şekilde teknelerle ve havai fişeklerle yapılan bu geçit, her ne kadar kanalın, İstanbul Boğazı’nın yerini tutmaması nedeniyle o derece muhteşem olamamakla birlikte son derece etkileyici idi.

Sabah erken kalkacağım, otelim yürüme mesafesinde ve odam ahşap kokulu. Bir de özenle dekore edilmiş.

Sabah 5:40 da yola çıkıyorum. Biliyor musunuz o saatte yola çıkmanın zorluğunu. Ya kimse uyanmasın diye uzağa park edeceksiniz ki motor açısından güvenlik sorunu doğuruyor ya da 300 kg’lık motoru ite ite kimseyi rahatsız etmeyecek yere götüreceksiniz. Çalıştırınca dünya ayağa kalkıyor.

Yol uzun değil. Eskişehir Bursa arası zaten çok güzel. Tunceli’den dönerken İnegöl yolundan geçmiştim bu kez Bilecik yolundan gideceğim, orası biraz daha virajlı ve daha yüksek rakımda. Rüyam neredeyse bitiyor ama bu bitmezse öbürü başlayamayacak. Züğürt ve teselli aklıma geldi.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment