İyi, Kötü, Çirkin ve Son..

Saat 5:00 de güneşli bir sabahta Ankara’dan yola çıkıyorum. Aman Tanrım ne olmuş o Gölbaşı, daha da doğrusu başına ne gelecek. Her boşluk parsellenmiş, binalar çok yakında o iki katlı malikanelerin yanına dikilecek. Eskişehir yolunu arıyorum, navigasyon bir tarafı gösteriyor ama güneşin doğduğu yere bakarak ve coğrafya bilgime dayanarak batıya gidiyorum.
Polatlı yoluna çıkıyorum. Tüm şehirlerimiz gibi Ankara da son 20 yılda iyice çirkinleşti, içine girmemekle ne iyi etmişim. Trafikten de tasarruf ettim. İnsanlarımız özensizliği her boyutta yaşıyorlar. Sakal traşı olmuyorlar, saçlarını, tırnaklarını boyatanlar bakım yapmıyor, cinsiyetten bağımsız giyecekler kırışık, saçlar yağlı sonra da her modayı takip etmeye çalışıyorlar, herkeste son model telefon var, çoğu insanın aklı fikri sosyal medyada beğeni toplamak. Arabalarını hafta bir yıkayan/yıkatanların kendilerini hangi sıklıkta yıkadıkları merak konusu. Binalar, evler bakımsız, çirkin. Büyük para harcandığı belli olan yapılar bile estetik kaygıdan yoksun. Polatlı yoluna çıkınca bu çirkinliğin oralara da uzandığını görüyorum. Bu bakımsızlık ve estetik kaygı eksikliği başka bir yazının konusu olacak, burada uzatmaya gerek yok..
Ankara Polatlı arası tam anlamı ile bir tabela cenneti. Beş km’de bir “döner bizim işimiz” yazan farklı markalar nasıl olur da birkaç km öncesinde dönerin öbürlerinin işi olduğunu görmemiş olabilirler. Bir basamak ilerisi “Döner bizden sorulur”. Her şey birbirini tekrarlıyor. Birçoğu yaptığı ses uyumu ile kalıcı olacağını sanan tabela. Aklıma Murat Belge’nin (yetmez ama evetçi idi, hatta bu konu ile ilgili bir de yazı kaleme almıştı, derin bir entellektüel olduğu için düşünme mekanizmasını da açıklamıştı ama bu ayrıntıya girmeyeceğim, samimi ve adil bir düşünürdür) “Şairaneden şiirsele” kitabı şiire “failatun” diye bakan ve laf çakmaktan ilerisi olmayan bir kültürden ne beklememem gerektiğinin ip uçlarını veriyor. “Lahmacun dünyası”, “Polatlı kebabı” resmen zekamızla dalga geçiyorlar, diyeceksiniz ki “sana ne”. “Zaten dünyası Lahmacun olandan ne bekliyorsun da diyebilirsiniz. Bana çok işte; ” biliyor musunuz bu ülke onların olduğu kadar benim de. Bunun ismi de emekli Albay sendromu. İçimden böyle söylenirken durmam gerektiği için (durma kuralları: ilk 3 saat her saatte, sonrasında her 45 dakikada, ve 6 saatten sonra her 30 dakikada bir mola) durdum bir benzin istasyonunda..

Yarım depo benzinim var ama bacaklarımın kıpırdaması lazım. Pompadaki genç adama (normalde oğlan derdim ama bu adam) doldurunuz dedim. İçeride de bilmem kaç numara pompayı ödedim. Dışarıda genç adama makbuzu verirken bir araç yaklaştı ve “ad blue” var mı diye sordu. O da pompada yok deyince tamamen bana yabancı olan bu mavimtrak şeyin olduğunu genç adama sordum. “Abi kapitalizmin yeni bir kazığı, sözde emisyonu düşürüyormuş, uçaklardaki ve sanayideki emisyona bakan yok, satacak yeni bir malzeme çıkarıyorlar ve bir müşteri kitlesi yaratıyorlar” dedi. Üzerine de, “uçmayan kimse kalmayacak” reklamından otomobil reklamlarına uzanan bir açıklama yaptı. Elbette “döner bizden sorulur” darbesinden sonra aynı bölgede böyle düşünen genç biri ile konuşmuş olmak, kafamı iyice karıştırdı, ama yola devam

Polatlı’dan sonra nüfus ve trafik seyreliyor, Eskişehir’e doğru kıvrılıyorsunuz ve gerçek bozkır görüntüleri sizi karşılıyor. Sakin, sonsuz, sabırlı ve sarı. Zaten renklerden “Sarı” sevdiğim bir renktir, bozkır sarısı ise hepsinden güzeldir. Almus’ta çektiğim bir fotoğrafta da vardı, ama bu saman sarısı, az su bol güneş ve o özel kokusu..Hele hele güneş vurunca, o ıslaklığı terkeden rutubetin baştan çıkarıcı kokusu. Yolda durdum ve kokuyu daha iyi duyabilmek için tarlaya girdim. Bu sınırsızlık hoşuma gidiyor. Saatlerce yürüyebileceğiniz kadar bir alan var. Sınır sizin aklınızda veya olanaklarınızda. Sırt üstü yatıp samanın kokusunu iyice içinize çekmek size kalmış. Aaaaaa ama saman balyalarına bakınız.. Saman balyaları Van Gogh ve Monet tarafından da pek çok kez çizilmiş görüntülerdir. Bir Van Gogh meraklısı olarak aşağıdaki görüntü

bana hemen aşağıdakini hatırlattı ama zaten bir çok Fransız izlenimcinin konu edindiği bir sahne. Bir kez daha hayal gücümle mutluluk arasındaki narin bağın sağlamlığı sayesinde o sası Eskişehir-İnegöl yolunu aklımda renkelendirdim. Mutluyum..

Renklendirdim demek biraz fazla romantik, tekdüze olan bu yolda bir anlamda hipnotize olup, önce o hayranı olduğum VG’un Amsterdam’daki müzesine defalarca gitmemi, sonra Metropolitan ‘da bir sütunun arkasında tek başına sergilenen ay çiçeklerini bir zamanlar oralarda yaşarken neredeyse ayda bir ziyaretimi, ve Pushkin müzesindeki “tutuklular çemberi”ni düşündüm. Ama nedense “Tutuklular çemberi” nin daha özel bir yeri var. Sanırım bir benzetme ile hayat tutulmasında tutuklu olduğumuzu düşündüğüm içindir.


VG iyice aklını kaçırdığıda Saint-Rémy’de bir manastırda yer alan St. Paul Akıl Hastanesi’ne yatırılmış. Burada resim çizebilmesi dışarıya çıkamadığı için tıkandığından ona başka ressamların yaptığı çeşitli çizimler verilmiş, o da bazılarından başyapıtlar üretmiş. İşte biri. Soldaki Gustave Doré nin gravürü, sağdaki VG yorumu. Bu hikayeyi resmi gördüğümde bilmiyordum ama Pushkin müzesinde resmi görünce büyülendim . Tabii, Pushkin müzesi denilince Heinrich Schliemann Truva’dan çaldığı, zamanın yöneticilerinin göz yumduğu, önce Yunanistan’a, oradan Almanya’ya kaçırılan ve 2. Dünya savaşı sonrasında Rusların savaş tazminatı olarak el koyduğu hazinelerin de orada olduğu unutulmamalı.
Kemaliye-Ovacık yolu ile aşık atamaz ama Eskişehir-Bursa arası da gerçekten güzel bir yol. Ağır taşıtlar fazla ama doğa çok hoş sürprizler yapıyor. Bursa girişinde işler değişiyor, bildiğiniz çirkin çoklu yollar, tabelalar, kurallara uymayan insanlar, ve adına dinamizm denilen bence kural tanımazlığın daniskası olan hayat tarzı. Neden kaynaklandığı farklı bir yazı konusu, öyle kıvrak zeka filan değil, düpedüz ahlaksızlık. Haa, bu arada yine daha sonra değineceğim gibi ahlak tanımına bir gönderme yapmakta fayda var. Abdullah Akman’ın hatırlattığı gibi “ahlak, yapmaya hakkın olan ile yapmanın doğru olacağı arasındaki farkı anlamaktır” diyen Amerikan yüksek hakimler kurulu üyesi (1954-1958) Potter Stewart aklımdan hızla geçiyor.
Laf lafı açıyor, annemin “lafı-güzaf” deyişi aklıma geldi. Sürüşün son 2 saati tam bir işkence idi. Sadece akşam yatağımda uyumak istediğim ve ertesi gün Yunanistan’a gideceğim için Yalova’dan feribota yetişebilmek uğruna telaşlı olmayan bir acele ile ilerledim ve saat 16:00 da feribotu yakaladım. Uzaktan İstanbul’u gördüğümde bu seyahatin bende ne kadar çok iz bırakacağını daha iyi anladım..

Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
One thought on “Ankara- Yalova”