Vişneli enginar ve Mardin

Nikon D80 35mm

Önce sizlere bir Mardin genel bilgisi vermem lazım, sonra da motorcu dostlarla yol hakkında gözlemlerimi paylaşacağım. Yukarıda fotoğraf çarşının merkezi olan meydandaki Lummi isimli lokantanın terasından çekildi. Öğle saatlerinde yediğim yemeği beğenince akşam manzarasını gördüğünüz masayı ayırttırdım ve yemekler de en az manzara gibi keyifliydi. Fotoğrafın sol üst köşesinde ziyarete kapalı olan kale, hemen altında eski Mardin mahalleleri, sol alt köşede arkeoloji müzesi ve bahçesi, ortada meydan , en sağda Birinci Cadde (bir minibüs ve otomobil var) görülüyor. Birinci cadde bu noktaya kadar öncesinde 800m kadar bir mesafeden başlıyor ve ilerideki yivli minareye kadar uzanıyor. Kalenin olduğu tepenin arkasında tepeden inince düzlükte yeni Mardin var.

Harita üzerinden anlatmaya çalışayım:

1: Resimlerde gördüğünüz Mardin eski şehri, turistik, fotojenik ve Mardin’i mardin yapan değerlerin bulunduğu tepe. Zaten zirvede de Mardin kalesi var ve kapalı (2025 Ağustos bilgisi).Murathan Mungan’ın Mardin’indeki çarşı caddesi (Cadde 1) de burada. Bu cadde trafiğe açık ve tek yönlü ama yolun solundaki tarihi yapıların yoğun olduğu bölge araba trafiğine kapalı, o yön zaten yokuş yukarı. Araçları ile gelenler ya çarşı caddesinden ilerleyip 5 yönüne gidiyorlar, veya 6 ile işaretlediğim yerde araçlarını bırakıyorlar. Eski şehrin içinde birkaç tane yeraltı parkı var.

2: Midyat’tan gelen yol, Savur-Mardin arası güzel, ama benim geldiğim yol daha da heyecanlı idi.

3. Deyrülzafaran Manastırı. Güneyden, Nusaybin’den gelirken yol üzeri. İsmi safrandan geliyormuş. Mor Gabriel kadar organize, sadece rehberli turlar ile ziyaret edebiliyorsunuz, küçük bir ücreti var, ama Mardin’e yakınlığı nedeniyle ziyaretçi sayısının fazla olması ziyaretin büyüsünü tamamen öldürüyor. Kalabalık gruplar halinde geziyorsunuz ama Mor Gabriel’deki gibi “huşu içinde” hissedemiyorsunuz. Belki sabahın ilk saatlerinde gelinirse sözünü ettiğim titreşim yakalanabilir. Atıştırmalıkların ve Süryani kahvesinin olduğu bir kahvesi ve şarap satış dükkanı var, ama “Süryani Deneyimi” için adres Mor Gabriel. Sade, mütevazi ama yoğun.

4. Modern zamanların Mardin’i. Binalar AVM ler, TOKİ’ler, bulvarlar. Eski şehire düzenli dolmuşlar var. İlginç hiç bir şey yok.

5: Fotoğraf çekmek istiyorsanız en güzel yer. Nusaybin yolu üzerinde. İkinci ziyaretimde çok kısıtlı vaktim vardı ve bindiğim taksiye gece fotoğrafları çekmek istediğimi anlatınca beni oraya götürmüştü. Yaklaşık 15 derecelik bir açıdan Mardin’e bakıyorsunuz ve Mardin harika pozlar veriyor.

6: Park edecek yer var. Bir cins açık hava AVM’si. Markalar var, eski şehre giden dolmuşlar buradan kalkıyor. Ama sanırım bazıları 1. Cadde’ye de devam ediyorlar.

İşte bir önceki bölümde söz ettiğim motorumun gölgesi. Eldivenler ve bandanadan yaptığım yastık, mont ile pantolonun koruyucuları yarım saat harika bir uykuya olanak sağladı. Doğu’dan motor sürecekleri için Midyat’tan sonra güneye dönmek ve Beyazsu yolundan Nusaybin’e sürmek daha ilginç. Beyazsu çayına paralel giden yolda güzel kıvrımlar var ama asıl beni etkileyen Nusaybin’den itibaren sınıra teğet gidiyorsunuz. Nusaybin’in Suriye’deki karşısı Kamışlı’dır. Eğer hiç geçmediyseniz sınıra paralel yolu hayal etmek çok kolay değil. Daha önce Irak sınırında gördüğüm gibi karşıdan gelişin banketinde tel çit var, onun beş metre ilerisinde beton ayaklı tel var. Sınırlar beni her anlamda heyecanlandırmıştır. Uçakla geçtiğiniz zaman hissetmiyorsunuz. İlk defa 18 yaşlarında Avrupa’ya otobüsle giderken hissetmiştim bu duyguyu. Daha sonra defalarca tatma mutluluğuna kavuştum ama yenisi hep daha tatlı oluyor. İnanılmaz bir şey 20m ileride doğmuş olsaydım başka işlerle uğraşıyor olacaktım. 1920 lerde aynı durumda olan bu coğrafyada, böylesine ayrılan ve ulus kimliği oluşturan ülkemin kurucularına ayyaş diyenleri anmadan geçemedim.

Abartmıyorum, bölünmüş yol olan bu güzergahta karşı tarafın banketinden sonra kafes teli ve gözetleme kuleleri var. Kulelerin ve telin ardında 15-20m bir boş alan var ve sanırım sonrasında Suriye başlıyor. Irak sınırında böyle bir ara bölge yoktu. Cetvelle çizilmiş olan bu sınırın İngiliz mimarlarının torunları bugün hala oralarda. Bu konuya ilk dikkatimi çeken kişi Cizre’de kaldığım otelde sadece TR plakalı olduğu için motorumu temizleyen kişi idi. Onunla sohbetimizde Cizre’deki Dedeman’a çok sayıda yabancı plakalı araç geldiğini öğrenmiştim. Bunlar bir gece kalıp gidiyorlarmış. Nusaybin/Kamışlı kapısının yakınlarında tamı tamına 9 İngiliz plakalı araç görünce istemeyerek de olsa bunların burada ne aradıklarını düşündüm. Gördüğüm İngiliz plakalı araçların hepsi her koşula dayanan “Toyota Landcruiser” idi. İstanbul’da 9 İngiliz plakasını sanırım 6 ayda ancak görürsünüz.

Ama motorcu dostlara dönelim. Hava 35 derecenin üzerinde rahatsız etmiyor, zira kuru, vizörde zaman zaman kum sesleri var, puslu ve kapalı bir hava, TIR trafiği yoğun, çoğu TR plakalı. Önceden hiçbirinin ismini duymadığım benzinciler yol boyunca dizilmiş. Bildiğimiz akaryakıt satıcıları ancak şehirlerde. Bahçebaşı ile Çıplaktepe arası 40 km, ve oradan Mardin yönüne, sağa dönüyorsunuz. Çıplaktepe’den dönünce  Dara  oku göreceksiniz. Viki diyor ki: “Mezapotamya’nın en önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Dara, İmparator Abastasius’un (491-518) girişimleriyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını Sasanilere karşı korumak için askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak inşa ettirdiği sanılmaktadır. 4 kilometrelik alana yayılmış sur yapıları İç kale, kentin kuzeyinde ve 50 metre yüksekliğindeki tepenin üst düzlüğüne kurulmuştur. Mezopotamya ovası ile Tur-Abdin Dağlarının birleştiği yerde kireçtaşı ana kaya üzerinde kurulan kent kaya içine oyulan yapılardan oluşmuş ve geniş bir alana yayılmıştır.”

Utanarak Dara’yı ziyaret etmediğim belirtmeliyim. Yolumu iyi çalışmadığımı anladım bu örnekte. Elbeğendi’deki pizzacıyı çalışmıştım ama Dara’yı bilmiyordum. Kendi kendime utandım. Bir anlamda popüler kültürün kurbanı oldum.

Dara’ya gidemedim ama bir gün gideceğim. Yola devam ve Deyrülzafaran Manastırı’nı kalabalık bir grup ile ziyaretten sonra yukarıdaki haritada 1 ile işaretlenen yerde otelimi buluyorum. Amaaan ne güzel yer. İsmi Ana Talia, veya Talia ana. Eski bir Mardin evi butik otele dönüştürülmüş, eski şehirde kalma ısrarı olanlar için güzel. Arabalıysanız ve konfor arıyorsanız yeni şehirdeki otelleri deneyiniz. Ben çok memnun kaldım. Gece yemekten gelip kahvaltı etmeden sabah ayrıldım. İngilizce’de bu tür odalara “a hole in the wall” derler. Kutu gibi odada tek cam aynı zamanda kapı. Klima var. Kaya içine oyulan odanın kendine özgü bir kokusu var. Pencere olmadığı için havalandırma sadece kapı ve vasistas ile mümkün. Kalabalık yaz dönemlerinde ortak avluya açılan bu kapıdan gelecek gürültü keyif kaçırabilir.

Resepsiyondaki adam ile birden mesleğime geri dönüyorum. Adamda Sturge Weber sendromu var. Neyseki beyin tutulumu yok. Odada kısa bir duş ve kendine gelme çabasının ardından hemen gezmeye çıkıyorum.

Kendimi sokağa attığımda karşıma Mardin Arkeoloji Müzesi çıktı. Fakir ama sempatik bir müze. Daha ziyade etnografya ağırlıklı müze, sadece konumu için bile ziyaret edilmeli. Alt kapıdan çıkıca birinci caddedeki meydana iniyorsunuz. Yıllar önce gittiğim ünlü konağın restoranını bulduğumda hayal kırıklığına uğradım ve ilk şarap satan dükkana “siz dışarıda şarap içecek olsanız nerede içersiniz” diye sordum. Bana Arkeoloji Müzesi’nden çıkıca sağda olan lokantayı işaret ettiler.

Saat yaklaşık 15:00 civarı ve önündeki geniş meydana usulca yayılmış olan restorandaki genç kıza istediğimi çok açık ilettim. Bir bardak gövdeli şarap ve atıştıracak ama akşam iştahımı kapatmayacak bir şeyler istiyordum. Menü filan dedi, ama bu tür dertlerle uğraşmak yerine en yeni pişeni veya garsonun tercihini isterim. Siz bana bir zeytinyağlı seçin dedim. Garson kız tamam dedi ama şarap seçimi o kadar kolay olmadı. İçeriden gelen genç adam bana enine boyuna her şeyi anlattı, ama bu ayrıntılar beni ilgilendirmediği için tatlı olmayan orta üstü fiyatlı bir şarabı bardak ile istedim. Şarap hızlı geldi. Süryani şarapları sek olduklarında bile sekliğin hafif şekerli tarafında yer alırlar. Bu öyle değildi. Yönlendirme açısından hatırlatmakta fayda var, solda Arkeoloji, sağda Birinci Cadde. Arkamdaki masada ise rakı içen tek başına bir adam.

Garson vişneli enginarı getirdiğinde “hem yeni pişti hem de yabancılar pek beğenir” dedi. Yeni piştiği için hafif ılık. Servis edilirken azıcık da zeytinyağı gezdirdi üzerinde. Buraların olmaz ise olmazı fıstık ile süslenmiş. Yabancı olduğum her halimden belli, zira sadece “yabancılar” şortla geziniyor. Sol arka masadaki adam telefonda birileri ile bağırarak konuşuyor. Genizden gelen hırıltılı seslerin hakim olduğu dili de pek merak ettim ama gürültü de rahatsız edici. Aklımdan kalkıp başka masaya geçmeyi geçirirken konuşma birden sona erdi. Adam telefonu yere fırlatmadı ama masaya koyuşundan kızgın olduğu apaçık. Soldaki Arkeoloji müzesine bakar gibi yapıp adamı izliyorum, amacım bir yerden konuya girmek. Uğraşmama gerek kalmadı, derin bir fırt aldıktan sonra rakısından “nerelisin” diye sordu, ve sohbet başladı.

On km güney doğudaki Yolbaşı köyünden geliyormuş. “Kalın kafalı” akrabasına laf anlatabilmek için bağırıyormuş. Hangi dil diye sorduğumda akrabasının hiçbir dili tam bilmediğini Kürtçe, Arapça bazen de Türkçe kelimeler kullandığını anlıyorum. “Süryanice?”, ” Elhamdülillah”, “Rakı”, “O başka”. Öğleden sonranın son saatlerine doğru hava biraz daha sıcak gelmeye başlıyor. Kızgın adam 20’liğe bir tek ilave etti, sohbet de ilginç olunca ben de bir bardak şarap daha ekledim, ama aklımda gün batmadan eski şehri gezmek var. Özellikle de Murathan Mungan’ın kitabındaki 1. Cadde de gezineceğim. Harita Metod Defteri belki de geri dönük hesaplaşmalarımın miladı olduğu için önemsediğim bir kitaptır. Son 10 senedir geçmişimle hesaplaşmaya, bir anlamda hayatım karşısında tarafsız kalmaya uğraşıyorum. Ama şimdilik nafile. Tarafsızlık ve takıntı baş edilmesi sanırım en zor duygular. İkisinin de T ile başlaması ise ayrı bir hoşluk.

Eski şehrin temel inşaat malzemesi kireç taşı. Bu taşın özelliklerinden yukarıda söz etmiştim. Sokaklar, burada, Urfa’da, Diyarbakır’da, Kudüs’te, Taormina’da, Valetta’da hep dar. Güneşten korunmak için dar olan bu sokakların binaları da çoğunlukla kireç taşı. Bu fotoğraflarda gördüğünüz at sadece turistik. Her şey turistik, bu papağan da. Papağanı elinize tünetip resim çektiriyorsunuz. Aynı türden hediyelik eşyacılar, sıkıcı ve bayat bir tekrar..

Birinci caddeden yukarılara doğru tırmanmaya başlayınca, turistik sokakların hemen yanında turizm ile bozulmayı bekleyen eski şehir sokakları karşınıza çıkıyor. Zaman zaman kapıları açık evlerin içine kaçamak bakışlar attığınızda o kırılma noktasını, gelenek ile gelecek arasındaki ince çizgiyi hissetmek mümkün.

Mardin denilince hep bu tür görüntülerin akla gelmesi doğal, ama Mardin tam da öyle değil. Hem bir yeni Mardin kenti var hem de var eski evlere inat çirkin bir Mardin var. Suriye’ye bakan bu ovaya sırtınızı çevirip tepeye doğru bakınca bu konduları görüyorsunuz. Aynı örgüyü takip etmek bu kadar mı zor. Sonra kültürel miras teraneleri..

Birinci cadde, eski Mardin’in kalbi, MM ‘in anlattığı bölge. Şimdilerde çarşı denilen bölge aslında bir cadde (İngiltere’de olsa Mardin High Street de denilebilir) ve tüm dükkanlar buraya dizilmiş. Turistik alışverişin merkezi burası, zamanında gerçek merkez de burasıymış. Şimdilerde sanırım hala altın alım-satımının merkezi burası. Zira sıra sıra kuyumcular var. Mutlaka yürünmesi gereken cadde, sağda ovaya bakan (haritamda 5 ve 3 yönü) tarafta çay bahçeleri, lokantalar var, solda da bir sürü eskiden kalan ama kısmen kuyruğunu titreten ticarethane var.

Sabun satan Mehmet bey bunlardan biri. Askerliğini Gümüşsuyu’ndaki askeri hastane yapmış. Bana İstanbul’daki askerlik anılarını anlatırken, “gravat (kendisinin ifadesi) takmayı Beyoğlu’nda sinemaya gitmek için öğrenmiştim”, dedi. 60 yaş civarı olan Mehmet bey, 40 yıl önce sinemaya giderken kravat takıyormuş. Bu günlerde doktora öğrencilerimin sadece benim hatırıma veya aksiliğime istinaden traş olarak kliniğe gelmeleri ile kıyaslarsam ne kadar çok şey değişmiş. Mehmet bey sabun satıyor. Elbette turistik ama sevimli bir dükkan ve cana yakın samimi bir satıcı.

Mehmet beyin “gravatı” aklıma takıldı. 40 yıl önce ben üniversiteden mezun olmuştum. Öğrenciliğimde Beyoğlu’na, özellikle de Yeşilçam sokağa çok sık giderdik. Hem o sokakta Bab kafeterya vardı, hem de meşhur Emek sineması. Ne güzel sinema, konser salonu idi. Bir de şık balkonu vardı. Tabii hafıza zincirleme çalışıyor, en azından benimki. O yılların Beyoğlu’sunu hatırlamadan geçemedim. Daha doğrusu İstiklal Caddesi’ni, dolmuşları. Otobüs ile giderdik ve trafik hep tıkalı olurdu. İstiklal Caddesinin hangi yıl trafiğe kapatıldığını hatırlayamadığım için internetten araştırdım. Hatırlamıyordum, zira 1990 da yurt dışındaydım. Bu fotoğraf sanırım Galatasaray meydanındaki Yapı Kredi Binası’ndan çekilmiş. Çeken Ara Güler. Dolmuşlar çok açık seçilebiliyor. Troleybüs tellerine dikkat, zaman zaman boynuzları atardı..

Mardin’e dönersek bütün o tarihi camilere, minarelere karşın Mardin’de gördüğüm en güzel bina bir ilkokuldu. Gazipaşa İlkokulu tipik Cumhuriyet yapılarından. Eski şehrin içinde birinci caddeden birkaç basamakla çıkılan bir yükseltide. Bahçesine girilmiyor. Sanırım okullar tatil olduğu için zira Ağustos ayındayız.

İlkokul deyince Can Yücel’in bir şiirini anmadan geçmek olmaz. Buradan dinleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=81m104O1q5Q . Can Yücel bu şiirde üç yerde insanların gözlerinden okunan duyguları betimler. Birinde de kadının gözlerini anlatırken yeni dağılmış bir ilkokul gibi olduğunu anlatır. Şimdilerde muayenehanem bir ilkokula yakın ve her ders arasında duyduğum cıvıltılar beni bu şiire götürüyor.

Kahve saati. Yolun sağında ovaya bakan birçok kahve var, benim seçtiğim güzel manzaralısı. İki kahve seçeneği var, Süryani veya Türk. Türk kahvesini daha lezzetli bulduğum için tercih ediyorum. Sonrasında da hava kararmadan lokantadaki masama yerleşiyorum.

Akşam erken yatmam lazım zira Gaziantep’e olan 350 km’yi hiç ara vermezsem ancak 5 saatte gidebilirim. Bir de yolda Birecik’teki kelaynakları, Urfa’da Burak’ın ağabeyini, Urfa müzesini ve sayısız molaları eklersek sabah yine 6 dan önce yola çıkmam gerekecek. Bir de Gaziantep de mesleki konuşma yapacağım. Ayrıca Sezai’ye gönderdiğim temizlerime kavuşacağım.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

One thought on “Vişneli enginar ve Mardin

Leave a reply to Önder Şirikçi Cancel reply