Aklımızla dalga geçmeyiniz, Somon tarifi,

Her şeyin, reklamın, bilgilendirmenin, öğrenmenin dijital dünyaya kayması beraberinde hayata küçük ekranlardan bakmayı ve ayrıntılarla ilgilenmemeyi getirdi. Yukarıdaki örnek takip ettiğim bir olgu olduğu için üzerinde düşünmek benim açımdan kolay. Sanırım 2025 Nisan ayı civarında idi, anneme gittiğim yol üzerinde birçok araba, insan ve kutlama görüntüleri, sonrasında anlıyorum ki bir hatıra ormanı dikimi söz konusu. Ormanın bir günde dikilemeyeceği de açık ama etkinlik AKP’nin olunca daha fazla ilgimi çekti.

Gel zaman git zaman dikilen 4 çamdan başka dikim olmadı. Merak etmeyiniz deli değilim, yani kontrol etmek için oradan geçmiyorum, yolumun üzeri. Dikim olmadığı gibi dikilen 4 fidandan sadece biri hayatta kaldı. Yani dünyanın en küçük ormanına imza atıldı. Buraya kadar talihsizlik olarak nitelendirilebilir ama bir daha gelip bakmamak, yapılanı takip etmemek beceriksizlik veya kurum kültürü.

Ama aklıma nedense “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizeleri geldi. Her halükarda tek ağaçlık orman kastedilmemişti diye sanıyorum. Neyse, normalde durup bunun fotoğrafını çekmezdim ama yürüme günüm olduğu için yol üzerindeydi. Yol üzerinde daha neler vardı:

Yol üzerinde atılmış içki şişesi, kutuları ile sigara paket ve izmaritleri başı çekiyordu. Türkiye’nin her yerinde, Kemaliye, Erzurum, Cizre, Konya, İstanbul’da bir nedenle açık açık içki içmeyenler, içemeyenler veya iki yüzlüler arabalarında içiyorlar ve yola atıyorlar artıklarını. Hani sosyokültürel nedenlerle arabada içki içmek zorunda kalmalarını mazur görmenin bir şekilde kapısı açılabilir ama camdan dışarı atmanın açıklaması mümkün değil, en azından olmamalı. Diğer bir karın ağrısı ise yollara bırakılan atık gıdalar, sağda görüldüğü gibi sıklıkla ekmek oluyor bunlar, kurban bayramında ise kesim artıkları. Bir bayram sonrası kurban artıklarını yol kenarına bırakan adamla karşılaştığımda ne yaptığını sorduğumda “abi günah, yazık olmasın diye hayvanlara veriyorum” dedi. Şimdi adama bunun ekolojik yükünü anlatsam, istenmeyen hayvan türlerinin çoğalmasına etkisi anlatsam olmayacaktı. Doğaya günah değil mi desem iyice tıkanacaktı. “Yahu sen bunları çöp torbalarına doldur, ben yerim” deyince biraz tereddüt etti, ama baktım bir sonraki geçişimde torbalardaydılar. Paul Auster hikayeleri gibi ucunu açık bırakmayacağım, yemedim ama çöpe atmak kolaylaştı.

Ama yolları severim. Hatta zaman içinde bir yol düşkünlüğü gelişiyor galiba. Küçükken bisikletle uzun yollar yaptığımdaki keyfi hala alıyorum.

Ama hala SOMON’a gelemedik. Tüm çiftlik balıkları gibi somon balıkları da, balıklar açısından kötü koşullarda üretiliyor. Tıpkı büyükbaş hayvanlarda ve kanatlılarda olduğu gibi antibiyotikler, büyüme hormonlar, su tutucu ilaçlar vs. Bir önceki yazımda (https://korkuddemirel.com/2025/11/11/balik-corbasi-lezzet-ve-yasam/) anlattığım gibi çiftlik ürünlerinde sertifikalara güvenmek dışında seçeneğimiz yok. Uzun lafın kısası Norveç Somonu daha yağlı, dolayısıyla ile lezzetli. Somonu alırken mümkün olduğunca karın bölgesine yakın taraftan alın, yağlarını ve karın boşluğunu döşeyen fasyayı ayıklatın veya ayıklayınız. Sonra mutfak cımbızı ile kılçıklarını aldıktan sonra cam bir fırın kasesinin içine yerleştirdiğiniz taze defne yapraklarının üzerine derisi altta kalacak şekilde yatırınız. Ardından balığın yarı beline kadar gelecek şekilde beyaz şarap ekleyiniz. Mutfak türü bile yeterli, kaliteli bir şaraba gerek yok. Üzerine yaklaşık yarım çay bardağı kaliteli soya sosu ekleyiniz. Kalitelisi bildiğim kadarı ile Kikkoman markası. Bu aşamada bir de kalın çekilmiş karabiber eklemelisiniz. Sonraki aşama ince kıyılmış kuru soğan. Acı olmayan bir kuru soğanı balık parçasının tamamen üstünü kaplayacak şekilde çok ince kıyarak (ne kadar ince o kadar iyi) balığın üzerine yerleştiriniz. Soğanın üzerini de labne peyniri örtmeniz gerekiyor. Bütün bu işleri tamamladıktan sonra labnenin üzerine birkaç damla soya sosu eklemeyi unutmayınız.

Tuz koymayınız sakın, zira soya zaten fazlasıyla tuzlu. Yaklaşık 200 derecelik fırında 30-35 dakika pişmesi yeterli. Hafta sonu ve çiftlikte olduğum için ısı ayarına bakamadım ve kuzinede pişirdim.

Henüz karşılaşmamış olanlar için açıklamak gerekirse kuzine bir büyük soba ama bir gözü yemek pişirme için kullanılıyor. Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi sol haznede ısınmak için ateş var, sağda ise fırın. Üstü ise bildiğiniz ocak.. Kuzine ile ilgili bir küçük anı. Yıllarca önce Girit’in Spili kasabasında sabah kahvesi ve Metaxa’sı içmek için girdiğim kıraathanenin ortasında markası Kayserili olan kuzine vardı. Gidecekler var ise köy içinde yolun sola keskince döndüğü yerde soldaki kahve. Retimno yönünde ilerliyorsanız…

Tabii, böyle pişirilince biraz da is kokusu oluyor ki, demeyin gitsin.Bu kez ısıyı kontrol edemediğim için labnenin kızarmasını sağlayamadım. Bir kısmında kızarma belirtileri başlamıştı ama tam kontrollü fırınlarda bu aşamada sadece yukarıdan ısıtmalı ayara geçerseniz onu da elde etmek mümkün. Lezzete katkısı yok ama görsel olarak hoş oluyor.

Elbette bu kadar yağlı bir yemekte güzel bir şarap ile dengeyi kurmak gerekiyor. Kanımca monosepaj bir Boğazkere en iyi tercih olurdu ama çiftlikte sadece soldaki şarap vardı. İsmine bakıp açtığım şarap bence vasat. Etiketinde %100 Cabernet Sauvignon yazan şarap lezzet olarak hatasız ama etiketteki iddiasının (100 de 200 yeni meşe fıçılarda) altını dolduracak özelliklere sahip değil. Tipik güncel Türkiye, “görüntü var ama ses yok”. Bu pahallı şaraplarda zaten fiyatı ödeyebilecekler ayrıntılara fazla takılmıyor.

Etikette kullanılan Django Reinhardt, II. Leopold’un Afrika’yı istila edip her şeyi çalmasından ve Leopold un ölümünden iki sene sonra doğmuş bir Çingene. Belçika, Afrika’da hala onulamayan bir yara bıraktı ve bu kanayan yaranın ismi Kongo veya Demokratik Kongo Cumhuriyeti. Kara Afrika’yı daha da karalayan Belçika’yı, Belçika’nın Afrikayı sömürgeleştirmesini bilmiyorsanız sadece sömürge ve Belçika diye yazarsanız kaynaklara ulaşırsınız. İlginç bir hikaye, mutlaka okumalısınız zira zamanında Afrika’nın tüm kıyıları zaten Avrupa devletleri tarafından sömürgeleştirilmiş ama Afrika’nın ortasına Sıtma Hastalığı nedeniyle girememişler. Leopold da sömürecek yer arıyor ve sonunda buluyor. O zamanlarda iki Fransız kimyacının kinini izole etmesi sayesinde sıtma ile baş edilebileceğini anlayan II. Leopold orta Afrika girmiş. Tabii ardından neden Antverp’de onca pırlantacı olduğunu düşünüverin bir zahmet. Sonrası biliniyor, 120 yıldır huzur yok, defalarca soykırımın olduğu bir bölge. Ama konumuz pralinleri ve pırlantaları ile ünlü ülkenin hikayesi değil şarabın üzerindeki resim. Django sol elindeki iki eksik parmağa rağmen caz tarihinde önemli bir kilometre taşı olmuştur. Eminim bulacaksınızdır, onun Stephane Grapelli ile kayıtlarını dinleyiniz. Grapelli İstanbul’da da konser vermişti. Yersiz bir bilgi ama Büyük İskender de sıtmadan veya tifodan ölmüştür.

Django’nun 18yaşındayken bir yangında orta ve yüzük parmağını yitirmişti diye yazmıştım ama Dr. Erdem Bagatur hem etkilenen parmakların yüzük ve küçük olduğunu düzeltmiştir hem de tamamen parmakları kaybetmediğini ancak kullanılamayacak kadar hasar gördüğünü eklemiştir.

Son söz: Kültürümüzde bir laf vardır hani, çok gezen mi bilir, çok okuyan mı. Kültürel kolaycılığa kaçmaktan başka bir şey değildir bu. Gezen ama gezerken okuyan çok bilir, veya tersi. Gezmeyi hep sevmiştim. Motoruma da duygusal bir algısı olmasa da teşekkürlerimi burada ifade etmeliyim. Bana iyi davrandı, karşılıklı. Ama ona ihanet edip daha iyisini almayı aklımdan geçiriyorum.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment