Ahh Tamara

Akdamar’a geçmeden önce çorba ile ilgili bir şey anlatayım. Çorbayı sevdiğimi zaten belirtmiştim, ama kızım (şimdi 26) minicik bir çocuk iken ona çorba masalları anlatırdım. Çorba masalı demek, dinleyici içinde ne olacağını seçiyor, anlatıcı da hikayeyi o ögelerle uyduruyor. Örneğin hikayelerden biri berjerler, koltuklara karşı gibiydi. İrem, bir kız olsun, bir elma olsun, bir aslan olsun, biraz deniz olsun ve keman olsun gibisinden alakasız kavramlar sıralardı, ben de ona bunlarla ilgili masalı anlatırdım. İkimiz de çok eğlenirdik.

Ama Akdamar;

Ahh Tamara diye anmak iki anlamlı olduğu için tercihim. Biri Hovhannes Tumayan’ın yazığı Ahtamara şiiri. Şiir bir aşk hikayesini anlatıyor (https://en.wikipedia.org/wiki/Hovhannes_Tumanyan). Benim sevdiğim hikayelerden değil. Ama meraklıları için kız adada, oğlan adaya yüzüyor her gece, baba durumun farkına varıyor, bir gece oğlana rehber olan feneri söndürüyor, oğlan boğulurken Ah Tamara diye sesleniyor. Ben de Aah Tamara diye isimlendirmek istiyorum, zira restorasyon sürecinde en zoru kurşun delikleriymiş, ki bazıları kapatmakta zorlanacak kadar büyükmüş. Çok tahrip olmuş. Kilise ve adanın geçmişi hakkındaki en güvenilir bilgi burada: https://tr.wikipedia.org/wiki/Akdamar_Kilisesi , ama uzun lafın kısası, hikaye şöyle: “Akdamar Kilisesi’nin de 1951’de hükûmet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951’de (Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Menderes ise Başbakan) başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal’in haber vermesiyle durdurulmuştur. Şimdilerde yılda bir kez her Eylül ayının ilk pazar günü ayin yapılmaktadır”.

Kiliseninin dışındaki kabartılardan biri yukarıda. Herbiri çok etkileyici olan bu kabartmalardan yukarıda gördüğünüz için Yapay Zeka (YZ) şunları yazıyor:

“Bu rölyef, Orta Çağ Ermeni kilise cephelerinde sıkça görülen bir Kutsal Kitap sahnesini tasvir ediyor. Büyük olasılıkla 10.–11. yüzyıla ait ve sahne, Daniel Kitabı’ndan (Daniel 3:8–30) alınan “Ateşli Fırındaki Üç Genç” hikâyesini gösteriyor. Babil Kralı Nebukadnezar, herkesin bir altın puta tapmasını emreder. Ancak üç Yahudi genç — Şadrak, Meşak ve Abed-Nego (Ermeni geleneğinde Hananiah, Misael ve Azariah) — bu emre karşı çıkar. Kral öfkelenir ve onları ateşli fırına attırır.
Fakat kral fırına baktığında içeride üç kişi yerine dört kişi görür; dördüncü kişi “tanrılardan birine benzemektedir.” Üç genç, Tanrı’nın korumasıyla hiç zarar görmeden fırından çıkar ve inançları doğrulanmış olur.

  • Solda, üç genç yan yana durur, elleri dua pozisyonundadır, vücutları sağlamdır ve altlarında stilize edilmiş alevler görülür.
  • Sağda yer alan dördüncü figür, gençleri koruyan bir melektir (erken Hristiyan sanatında bazen Mesih olarak yorumlanır).
  • Başlarının üzerindeki Ermenice yazılar, isimlerini belirtir.
  • Alt kısımdaki alev biçimli iki yaratık, fırının ateşini sembolize eder.
  • Üst sağdaki daire içindeki figür, mucizeye tanık olan Kral Nebukadnezar’dır.

Bu tarz rölyefler, Van Gölü’ndeki Ahtamar (Akdamar) Adası’nda bulunan ünlü Kutsal Haç Kilisesi (915–921, Kral I. Gagik Artsruni dönemi) gibi Ermeni mimarisinin karakteristik örneklerindendir. Kilisenin dış cepheleri, Eski ve Yeni Ahit’ten sahnelerle süslüdür; bu rölyef de o sahnelerden biridir.

Kilisenin içi ise en az dışı kadar ilgi çekicidir:

Ancak bu tarihe özel bir ilginiz yok ise gitmenizi tavsiye etmem. Öncelikli nedeni ulaşım. Gevaş ilçesine girerken Akdamar tabelasını görüyorsunuz ve benim gibi avlanıp giriyorsunuz. Zaten ellerim titriyordu ve fazla düşünecek durumum yoktu, ama birkaç kilometre ileride bir tane daha Akdamar iskelesi varmış, onu adada öğrendim. Onların yol süresi daha kısa. Hoş oradan kalkan teknelerin daha düzgün çalışma ihtimalini bu ülkede yaşayan biri olarak değerlendiriniz. Bileti alırken ne zaman kalkacağını sorduğum ve “hemen” yanıtını aldığım tekne 50 dakika sonra yolcuların başkaldırması ile kalktı. Kalkar kalkmaz sesin sonuna kadar açıldığı ağlayan bir şarkı ve devamında eller havaya eşliğinde adaya seyahat ettik. 45 dakika süren seyahatte teknedeki tuvaleti kullandırmıyorlar, hani belki de daha iyi. Adada yaklaşık 2 saatlik bir gezme süresi, ki yeterli. Adaya araç götüremiyorsunuz. Bu şirketin ana karada geniş bir otoparkı var, kafeteryası da var ama.. Bu ören yerine Müzekart ile giriliyor. Adada bir “müzede kahve” var. Hızlı bir şekilde kiliseyi gezdikten sonra Batı uca doğru yürümenizi tavsiye ederim. Arzu ederseniz bir sonraki servisle de dönebilirsiniz. Saatleri kontrol ediniz, zira saatle pek alakaları yok ama son teknenin saatini bilmekte fayda olacaktır.

Yine YZ anlatıyor bu rölyefi:

Bu rölyef Ahtamar Kutsal Haç Kilisesi’nin dış cephesinden bir sahnedir ve burada anlatılan hikâye Davud ile Golyat(David and Goliath) öyküsüdür.
Sahne, Eski Ahit’teki (1 Samuel 17) ünlü mucizevi savaşı tasvir eder.

İsrailliler ile Filistililer savaş halindedir. Filistililerin safında dev gibi bir savaşçı — Golyat — çıkar ve İsraillilere meydan okur. Kimse onunla dövüşmek istemez. Genç bir çoban olan Davud, Tanrı’ya güvenerek meydan okumayı kabul eder. Zırh bile giymeden, sadece bir sapan ve beş taş ile Golyat’ın karşısına çıkar. Bir tek taşıyla Golyat’ı alnından vurur, dev düşer ve Davud onun kılıcını alıp kafasını keser. Bu olay, “Tanrı’nın gücünün zayıf görünen birini nasıl yücelttiğini” anlatan en dramatik hikâyelerden biridir.

Adada su var, “müzede kahve” de güzel kahve yapıyorlar, hediyelikler ise felaket. Henüz ada ve kilise ile ilgili kitap yok. Gitmeden önce okuyunuz.

Adadan ayrılırken biraz karmaşık duygular içindeydim. İnançlı olmayan biri olarak Ermeni dostlarımın mabetini ziyaret etmiş olmak ve özellikle kabartmalarla anlatılan hikayelerin içindeki insani ögeleri hissetmiş olmak beni mutlu ediyordu. Diğer taraftan ziyaretçi kalabalığının bu ibadethaneyi bir eğlence merkezi gibi geziyor olması en hafif deyimiyle rahatsız ediciydi, bana göre. Son ama en önemlisi Van gölünün suyu öylesine kirlenmiş ki anlatması güç. Bununla ilgili yayınlar var, ama özet olarak verecek olursam: “Van Gölü’nün dışa akışının olmaması ve dolayısıyla kendisini yenileyememesi nedeniyle göl, her geçen gün biraz kirlenmektedir. Kirlilik kaynakları arasında lağım suları ve evsel katı atıklar ilk sırada gelmektedir. Kentlerin içerisinde geçen dereler hariç, havzadaki akarsular Van Gölü’ne oranla daha az kirlenmiştir.https://www.ayk.gov.tr/wp-content/uploads/2015/01/DENİZ-Orhan-VAN-GÖLÜ-HAVZASI’NDA-SU-KİRLİLİĞİ.pdf. Anlaşıldığı kadarı ile valilik tarafından devlet destekli bir takım çalışmalar yapılıyor (http://van.gov.tr/bakan-kurum-vanda-toplu-acilis-torenine-katildi) ama zaten bu açılış töreni sayfası bile açılmadığı için bilgi alamıyorsunuz. 2022’ye tarihlenen sayfanın takip bilgisi de yok.

Neyse ki göbek havaları eşliğinde giden köhne teknemiz kıyıya vardı, ve motoruma binip Van kent merkezine doğru ilerliyorum. Van’da Hilton’da yer ayırtmıştım. Otel harika, göl kenarında, şehrin biraz dışında Erdemli ile Van arasında. Erzurum Hilton ile alakası yok. Erzurum Hilton, bence Hilton bile değildi. Sıcaktan kaybettiğim sıvıları ve morali geri kazanmak için resepsiyona “soğuk bira var mı” diye yaklaşıyorum. Resepsiyondaki iki cici genç kız siz lobide oturun biz hallederiz deyip ben keyif sürerken bir de odamı daha iyisine yükselterek işlerimi halletti. Ve daha önce burada adreste anlattığım (https://korkuddemirel.com/2024/09/02/ve-alti/) Hilton hamburgeri akşam karşımdaydı. Aynı lezzet ve kalite. Bu tür yerlerde kalırken dikkat edilecek en önemli ayrıntı sizin kaldığınız gece bir kutlama var mı (düğün vs) ve sizin odanız o yöne bakıyor mu? Bu kazığı defalarca yemiş bir kişi olarak her defasında bu sorgu ile yerimi ayırtıyorum. Gece düzgün uyumak çok önemli çünkü sabah hasta bakarken olduğum kadar dikkatli olmam lazım. Bu kaliteli zincir kuruluşlarda İstanbul’da, New York’da, Budapeşte’de uyuduğunuz yatak ile Van’da uyuduğunuz yatağın aynı olma garantisi var. Hatta aynı çarşaf ve nevresim. Diyeceksiniz ki bunun sürprizi yok, ama sürprizleri yarına saklıyorum. Yarın heyecanla beklediğim Yüksekova yolunda olacağım.

Akşam yemekte neler neler düşündüm. Genelde karamsar, hatta kötümserimdir. Ama, ülkemizdeki aksilikler ensenizi karartmasın, çok güzel bir coğrafyadayız, Atatürk ve arkadaşları sayesinde bakınız hala özgürüz. Bakınız komşularımıza, ya savaştalar ya da krizdeler. Kimseye, kendimize bile teslim olacak lüksümüz yok.. Yüksekova beni bekliyor. İyi ki yola çıkmışım. Bu NT 1100 de fena değilmiş hani. El freni bitti, ama başka sorun da çıkarmadı, 1900 km’dir yoldayım, her 500 km’de bir zinciri yağlıyorum. Lastikleri daha yeni değiştirmiştim, harikalar (benimkiler Michelin ama Metzeler’de aynı kalitede), kendimi güvende hissediyorum.

Abone olmayı ihmal etmeyiniz!


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment