Kötü yok, sadece çirkin var onu da okuyunca göreceksiniz ama iyiler Gürcan hoca, Veli bey,
Ama en iyisi ben iki tekerle yolda olmayı sevdim.
Evet sonunda İyi, kötü ve çirkinin sonuna geldim. Sabrım yeterse bu uzun bir yazı olacak ama bitireceğim. Ancak daha başında bakıyorum, bu olanaksız. Yazmaktan sıkıldım, iştahım kaçtı. Bir bölüm daha olacak ne yazık ki..
Neyse kaldığımız yerden devam.
“Abi merhaba” ile biraz sohbet ettim, Afyon’lu imiş, Michael in David’i gibi bir adam, bir aya kalmaz evde imiş, turizm okuyormuş. Belli ki büyükşehirlerdeki o lümpen proletaryadan hiç değil. (LP: İçinde bulunduğu toplumun kültürüne yabancı düşen, sözde bilgili tutum ve davranışlarıyla itici olan; mensup olduğu sınıfın insanlarından kendini üstün göstermeye çalışan, bu yolda itici tavır ve tutum sergileyen, büyük bölümü işçi sınıfından oluşmuş insanlar ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Lümpen_proletarya ). Bu katman tehlikeli bir toplumsal katmandır zira tepki gösterecek kadar aklı olan ama neye tepki göstereceğini bilmeyecek kadar az eğitimli olan bir toplumsal kesittir. Zaten devletler de onları bu halde tutmaya özen gösterirler zira hazır kuvvetlerdir. İstediğiniz gibi bileyleyebilirsiniz.
Düşmeden yola ulaşmış olmanın öforisini biraz soğuttuktan sonra yola devam ediyorum. Pülümür kasabasını geçer geçmez dağa çıkmaya başlıyorsunuz. Ve Pülümür dağı.

Sarı daire Pülümür ilçesi, ok ise gece kaldığım yer.

Pülümür geçidinde ısı 19 dereceydi. Ama sabah 9:00 saat. Pülümür Erzincan arası 60 km. Erzincan Erzurum yoluna kadar biraz virajlar var ama manzara harika, sonrasında Erzurum yoluna çıkınca ikişer şeritli ayrılmış yol. Etraf ve dağlar o kadar güzel ki durmalarım yüzünden yol uzuyor. Konumum açık ve Gürcan Hoca beni takip ediyor. Erdal Çetinkaya’nın hocası benim hocam da oldu ve tam Erzincan’a girmeden onu aramak konusunda sözleştik.
Pülümür dağının diğer tarafında karşıma eski bir dostum çıktı. Yine Fırat, Kemaliye’ye göre daha kuzeyi.Bu resimde çıkmamış ama Flamingo’ya benzeyen çok geniş kanat açıklığı olan kuşlar her yerde. Bir de güvenlik için yapılan gözetleme kuleleri. Bu karakollara çok sık rastlanıyor.

Erzurum yoluna neredeyse tam da bu köşede bağlanılıyor. Bağlanınca bir tabela, İstanbul 998 km. Bir an yırttım diye düşündüm, İstanbul’dan kurtuldum. Ama hızla mantığım duruma hakim oldu! Dönmeliyim, yani sanırım.. Ama o güzel yolda ilerlerken bir başka sürpriz var karşımda.

Önce yok olamaz dedim. Rene Magritte öleli herhalde 60 yıl olmuştur. Bu bulutu oraya o koymamıştır dedim. Ama sürpriz bulut değil, o bulutla taçlandırılan dağ, dağlar. Hangi sıra dağlar, bilin bakalım..

O bulutlu dağın hemen solundaki tepeyi size büyüteyim. Ağustosta kar var, bunlar buzul dağları, bunlar sevgili Munzur sıradağları. Büyük bir olasılıkla o bulutla işaretlenen zirvenin sağındaki dağın arkası Ovacık.
Yola devam. Erzincan girişinde Opet’te durup Gürcan Hoca’dan konum istedim. Ve gönderdi. Sivas yolu üzerinde bir benzinci. Önce beni nasıl tanıyacak diye düşündüm ama zaten etrafta motorlu kimse yok ki!
Bu da ayrı bir konu, Kemaliye’deki İngiliz çift ve İtalyan çatlak kızdan sonra hiç gezgin motorcu görmedim. Gezgin yok etrafta. Tek tük, o da oldukça nadir karavan veya motovan görüyorum.
Navigasyondan takip ederek benzinciye ulaşıyorum. Orada bir araba, benim motoru görünce içinden iki kişi çıkıyor. Benden büyük olduğunu düşündüğümün Gürcan hoca olduğu belli oldu, diğer genç insan ise Onur, Gürcan beyin oğlu. Onlar da böyle bir buluşmaya alışkın olmadıkları için ne yapalım dediler, kahvaltı eder misiniz dediler, ben de kahvaltı teklifinin üzerine balıklama atladım. Genelde güzel olacağını hissetmezsem kahvaltı etmem ama Gürcan hoca’yı ve Onur’u tanımak istiyorum. Bana bir hafta içi gününde zaman ayırdılar. Takıldım arkalarına, Erzincan’ı kucaklayan tepelerden biri olan Esentepe’de güzel bir yere gittik.
Gürcan bey, zamanında beden eğitimi öğretmenliği yapmış, Spor Bilimleri Fakültesi’nde öğretim görevlisi olmuş, 70’lerde Fenerbahçe Basketbol takımında profesyonel basketbol oynamış bir beyfendi. Öyle kibarlıktan beyfendi demiyorum zira konuşurken kelimelerinizi seçerek kullanmanız gerekiyor. Gürcan hoca basketbol geleneği ile çok gurur duyan sevgili okulum TAC den Necati ve Salim ağabeylerimle rakip ve birlikte oynamış. Hepsi duyunca onun ismini duyunca sevgilerini iletti. Salim ağabeyimin mesajı aynen şöyle: “Gürcan’a cok selam söylüyorum. Harika bir dosttu. Necati’nin de selamını iletir misin ltf”… Tarifi zor duygular, en azından benim açımdan. Oğlu Onur ise aynı fakültenin Spor Yöneticiliği Bölümünde mezuniyet sonrası eğitimde. Bir de kızı var, o da Ankara’da benzer bir disiplinde Mezuniyet sonrası eğitim görüyor. Gerçek bir Cumhuriyet ailesi. Erdal Çetinkaya teşekkür ederim.

Arkamıza bakarsanız gördüğünüz dağlar Erzincan’a göre güney dağları, Munzur. Biz de bir dağdayız. Doğu ve Batı da dağlar. Erzincan dağların arasında nehirlerin taşıdığı alüvyonlar üzerine kurulmuş bir kent. O nedenle de depremlerde çok büyük hasar görmüş. Pırıl pırıl bir genç olan Onur’dan aldığım bilgiler. Şimdilerde yüksek bina yapılamıyormuş. Zaten şehre baktığınızda caddeler ve sokaklar Manhattan gibi, cetvelle çizilmiş. Hepsi 4-5 katlı.
Sohbet süper ve Gürcan hocanın doğa ve sporları eğitmenliğine daha gelemedik bile ama gitmem lazım. Zira yol beni çağırıyor. Baharda, buzlar çözülürken Gürcan hocanın yanına gideceğim. Her şey mükemmel ama yolda olmak istiyorum, ve gün ışığını doğru kullanmam gerekiyor. Geceleri şehir içi dışında motor sürmeme kararım var. Derdimi onlara anlatıyorum ve beni yolcu ediyorlar.
Bu arada Erdal’a bir özür. “Abi lütfen Erzincan Döner’e git” dedi. Aslında saat biraz geç olsaydı gidecektim ama beceremedim. Bir dahakine. İyi yerim bilirsin.
Sivas yoluna çıktım, ama aklımda Gürcan Hoca ve Onur. Ülkemin neden hala ayakta kaldığı çok belli. Bazıları iş yapıyor, bir kısmı bayrak asıyor.
Saat 11 civarları, Tokat’a doğru yoldayım, akşam Veli beyde kalacağım. Yine o muhteşem Erzincan Sivas yolundayım ve tabelaya bakın:

Benim için çok özel anlamı olan bir geçit. Sakaltutan geçidindeyim. Yaklaşık 35 yıl önce sevgili kuzinim Ayşe ve onun o zamanki kocası Marcel ile Doğu Beyazıt’a giderken geçtiğimiz geçit. 1991 de iki şeritli git-gel olan bu yolda ilerlerken, ki burası Tendürek dağları, çatışmaların seselerini duymak mümkündü. O zaman bu yoldan geçmeden önce Sivas’ta bildirimde bulunmanız, Erzincan’da ise geldiğiniz bildirmeniz gerekiyordu. İsmini o zaman araştırmıştım, ve o zaman için yerindeydi. Tepeye o kadar zor ve uzun zamanda ulaşılıyormuşki insanın sakalı uzuyormuş. şimdilerde bir çırpıda çıkıyorsunuz.
Burada ise hava 17 derece.. Elbette etiketimi bıraktım. Ama bu arada etiket muhasebesi yapıyorum, 200 tane yaptırdığım etiketten sadece 10 tane kullanmışım. Bu artmazsa yetmez mantığı bana çok zarar veriyor.
Yola devam, Sivas yolundan Amasya yoluna ayrılıyorsunuz ve o sırada karşınıza Suşehri kasabası çıkıyor. Madımak nedeniyle Sivas aklımda karalanmıştır ama ismi nedeniyle Suşehri hep ilgimi çekmiştir. Etnik kökeni hakkında bilgim yok ve beni ilgilendirmiyor ama adı su şehri olan bir yer nasıl bir yerdir sorusu nedeniyle girdim kasabanın içine. Şimdi bunu okuyan oralılar hoşnut kalmayacaklar ama Suşehri çirkin bir şehir. Su ile lakası yok, her kasaba gibi bir ana cadde, tüm alış veriş onun üzerinde, bir sürü araç trafiği tıkıyor vs. Durup kahve içecek bile yer yok. Karınca yoğunluğunda insanlar indirimli dükkanların önlerinde kalabalık yapıyorlar. Elbette bu yönetimin ayıbı ama aynı insanlar tekrar tekrar aynı yöneticileri tercih ediyorlar. Aslında insanı değersiz kılan ve sadece bir artı değer üreticisi olarak gören kapitalizmin sorunu. Artı değer ürettikçe arz ucuzlayacaktır ve talep artacaktır denkleminin bir tanımı: https://tr.wikipedia.org/wiki/Artı_değer . Kapitalist bakış açısı ile doğru denklem ama insani değil. Ve sürdürülebilir değil. Bakın şimdi bu denklemi geçerli kılamak için Müslümansanız en az üç, Hristiyansanız 4 çocuk sahibi olun diye gaz veriliyor. Arz arttı ama talep için kaynak lazım.
Ana yoldan geçerken Suşehri’ne hiç girmeyin, kavşağın hemen ilerisinde sağdaki Shell konforlu orada durun ve boşverin Suşehrini. Nefis Mercimek çorbası ve börek var. Çalışanların tamamı kadın. Kadın eli değen yerden, ya da kadın hakimiyeti olan yerden şüphe duymayınız derim. Ama yoldasınız..
Yola devam. Yolda giderken hipnotize oluyorsunuz. Bir yandan tekdüzelik, zira hızınız 100-140 arası, bir yandan bir daha göreceğinizin şüpheli olduğu manzaralar, diğer taraftan hedefe ulaşma dürtüsü. Kafanızı karıştıran konuları düşünüyorsunuz ancak yolda olmak için yola çıktığınızı hatırlayınca normale dönüyorsunuz. En azından kendim için belirtmeliyim, bir yere varmak için yolda değildim., yolu sevdiğim için yoldayım, ama yolun sonunda bir dost görecekseniz yolunuzu ona göre çiziniz. Bu nedenle Tokat Almus rotası üzerinden dönüyorum.

Yıllarca beraber çalıştığımız, kaybettiğimiz eşi Şadiye hanımı yakından tanıdığım ve sevdiğim, çocuklarını bildiğim, Veli beyi ziyaret edeceğim. Ve Tokat’tayım. Zaten onu görmek için buradayım. Erzincan’daki kahvaltıdan 3 saat sonra Reşadiye’deyim. Şadiye hanımın ismine benzerlik beni eğlendiriyor.

Reşadiye’den sonra 1 saatlik bir yol gibi gözüküyor. Veli bey ısrar ediyor seni Reşadiye’den araba ile karşılayım diye ama ben kendim geleceğim diye inat ediyorum. Yolda bir yerde buluşmaya karar veriyoruz ama ben daha hızlıyım ve onları kaçırıyorum. İki saat motor sürdükten sonra buluşamıyoruz, Çilehane’yi geçtikten sonra geri dönüyorum ve o kırmızı ile gösterilen taş yola girmek zorunda kalıyorum. Kemaliye’den ve Pülümür den kötü ama arkamda Veli bey var ve ayı çıkarsa motoru bırakıp onların arabalarına sığınabileceğim. Düşersem sanırım sahip çıkarlar. Reşadiye den sonra 4 saat daha yol sürmek zorunda kaldım sırf inadım yüzünden. Motoru hayatımda çok düşürdüm. Ancak elbiseleriniz bu düşmenin etkilerini iskelet sisteminize iletmeyecek kadar iyi.

Bu giysiler hassas yerlerde plastik yastıklar içeriyor. Bakın yukarıda pantolon var. Pantolonun içine dikilmiş cepler var ve kırmızı cebe dizinizi koruyacak yastığı, sarıya ise leğen kemiğiniz koruyacak yastığı koyuyorsunuz. Leğen kemiği tercümesini kim seçti ise gülümsememek imkansız. Ama daha iyisini bulamadı herhalde, maşrapa demediğine şükür. Belki de şekli benzediğindendir.
Tabii hasar görüp görmemek nasıl düştüğünüze de bağlı. Bu arada aşina olmayanlara için söylüyorum düşürmek, motor durmuşken yere yatırmak anlamına geliyor. Sık olan bir durum. Tam duruyorsunuz ve sol ayağınızı (sağda fren pedalı var) yere koyuyorsunuz, yerdeki bir çöp, örneğin muz kabuğu veya poşet ayağınızın altında kalıyor ve kayıyor. Bu nedenle motorcular durmaktan hoşlanmaz. Ama bir de toprak, taş yolda düşmek var, onda ise düşük hızda motorun tekerleri zemin gevşek olduğu için yana doğru kayıyor ve hakim olamıyorsunuz. Motorların lastik kesitleri araba gibi değil daha daireseldir. Hız düşük olduğu için aslında düşürmek ile aynı sınıfta. Neyse düşmeden, düşürmeden Dereköy e varıyoruz.

Veli beyin bahçesi, hemen bana odamı gösteriyor. Şimdi resmini çekmediğim için pek pişmanım ama muhteşem bir yatak, ve nefis bir banyo. Ben banyo dan çıkıp hazırlandıktan sonra baktım ki, Veli bey zaten ateşi yakmış. Veli beyi kucaklamaktaki heyecanım umarım görülüyordur. Aralıksız 30 sene her iş günü sabahı “Günaydın Veli bey” dedim o da “Günaydın Korkud bey” demişti.

Izgara et, kavun ve rakı yanında 1985’den beri tanıdığım Veli bey. Daha ne olsun. Tabii ki laf lafı açtı, eski günler, dünya, ülkemiz, bol kahkahalı, az dedikodulu bir akşam. Dedikodu çok azdı zira 3.taraf olmayınca adil olmuyor, ama hiç yapmadık demeye de dilim varmıyor. Daha ziyade kürsümüz, özellikle ilk yıllardaki sıkı ilişkiler, kalabalıklaştıkça değişen dinamikler, Pedodonti ve Koray, dekanlar ve tabii ki rahmetli Mehmet Kara, meşhur dekan sekreterimiz Nurcan abla ve daha şimdi aklıma gelmeyenler. Ama yol beni çağırıyor. Yarın Ankara yollarındayım. Gölbaşı’nda otelimi ayarladım bile. Biraz tasarruflu gitmek için yol üzerinde bir otele rezervasyon yaptım. Otel Pak.
Sabah 5:30 da Veli beyin kalktığını tıkırtılardan duydum. Ben zaten 5 de uyanmıştım. Akşam yorgunluktan 10 da yatınca erken kalkılıyor. Kahvaltı etmeden ayrılacağımı duyunca Veli bey üzüldü ama saat 10 dan önce kahvaltı edemem. Ama asıl sorun motoru park ettiğim yerden yola indirmek. Zor ve kaygan yokuşu bir akşam önce bayağı kayarak ve ayak desteği ile çıkmıştım. İniş her zaman daha zordur. Önce geçeceğim yolu uzun uzun inceledim, sonra düşersem ne yapacağıma karar verdim ve Veli beyi kucakladıktan sonra sorunsuz indim ve yola çıktım.

Dereköy’ den usul usul Almus baraj gölüne doğru akan dereye paralel aşağıya doğru süzülüyorum. Sabah saat 5:30, hava 16 derece. Zemin asfalt, manzara büyüleyici. Bir de fotoğraf bilgisi ekleyeyim buraya. Size sunduğum fotoğraflarda HDR ile düzeltme yapılmamıştır. Bir cep telefonu ile çekilmiştir. Küçük bir servet fiyatında olan tam çerçeve fotoğraf makinem ile kıyaslandığında çok daha kolay. Gerçek makinem yanımda olsaydı bunların yarısını çekmezdim. Ama uzaktaki objeleri yakınlaştırıp çekmek gerekiyorsa dijital zoom şimdilik yolda kalıyor.



Almus baraj gölünün Kuzey’inden Almus kasabasına kadar gidiyorsunuz. İnanmayacaksınız ama artık göllerde bile balık çiftlikleri var. Sonra da Tokat il merkezi gelecek. Sanırım gördüğüm iller içinde en derli toplularından biri. Bu arada Almus da öyle. Mahir Çayan’ın öldürüldüğü Kızıldere köyüne de yakın burası. Kızıldere köyünün ismi daha sonra Ataköy olarak değiştirilmiş (Bana bu konuyu hatırlatan Faik beye de selamlar).

Yol uyarı işaretlerini çok severim. Zira, diğer tarafında ne olduğunu bilmediğiniz bir köşede sizi uyarır. Dönüş daha da sert ise bunlardan iki, üç, hatta 4 ü bir arada olabilir. Yol uyarı işaretleri bana yaşamımızın akışını da çağrıştırır. Acaba benzer işaretler yaşamımızda var da, biz ne kadarını görüyoruz? Dün Çağrı’nın gönderdiği Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet kitabını okurken de aklıma geldi bu yol işaretleri. Unutmayın çok kör noktalarda aynalar da oluyor. Aynaya bakıyor musunuz?



Neyse yaşam bir sorgulama. Almus baraj gölü HES için yapılmış. Kasaba düzenli ve temiz. Baraj ekolojiyi değiştirmiş ve kışlar eskisi gibi karlı olmuyormuş, ve bazı köylerde su sıkıntısı yüzünden kesintiler bile oluyormuş. Veli beyin köyünde de akşam 19:00 gibi su kesilmişti.


Soldaki fotoğrafın ismi “ikimiz”. Belki anlaşılması zor ama motorunuzun kimliği olmasa da varlığı sizi tamamlıyor. Melektaşım Cenker “Modern kovboy ‘Atım ve ben der gibi bir foto’ “demiş ve bir de fotoğraf eklemiş.
Ve sabahın erken saatlerinde (07:00) Tokat. Müze açılmamış, 8:00 de açılacakmış, Kale’ye doğru gidiyorum, bu sayede eski Tokat’ı ve evlerini görebiliyorum.

Yollar ve evler restore edilmiş, temiz ve düzgün bir görüntüsü var. Zaten şehir de sevimli. Müze ise küçük ama beklenin ötesinde.


Kanımca en ilginç iki buluntudan biri kilden yapılmış mezar ve Hititlerin en büyük tanrısı olan TESHUP’un heykeli idi. MÖ 1750-1200 arasına tarihlenmiş. Aktepe de bulunan heykelcikle birlikte Doğu Roma ve Bizans döneminden kalan buluntular da var. Müze yer yer bir etnoğrafya müzesine benziyor ama hiç olmaz ise Hristiyan topluluklar unutulmamış.
Yol beni çağırıyor, ama çıkmadan hemen müzenin köşesindeki kahvede kahvemi içmek için oturuyorum. Kahveci:”Nasıl olsun”, ben “Güzel olsun”, Kahveci “yok abi, şekeri kastettim, kahveyi zaten güzel yapacağım”, ben “Haa, şekersiz o zaman”. Kahveyi 20 dakika bekleyip de hala içemeyince içeri girdim, “n’oldu benim kahve” diye seslenince kahveci “Abi güzel kahve soğuk suda yavaş yavaş yapılır, az sonra hazır dedi”. Adam haklıymış, ilk yudumdan sonra ikincisini söyledim ki zamandan tasarruf edebileyim. Önümde 2,5 saatlik bir yol var. Alacahöyük sadece 15km yolumdan sapmamı gerektiriyor. Aslında hatırladığım kadarı ile fazla bir şey yok, Asıl buluntular Anadolu Medeniyetleri müzelerinde ama bir kez daha hatırlamakta fayda var. Seyahatin başındaki ilk durağım Hattuşaş’a(Boğazkale) yakınlığına dikkat. Hitilerin evindeyim.

Ve Alacahöyük’ün girişi. Höyükleri, tepeleri ve benzeri çok eski ören yerlerini gezmenin bir kuralı da önceden okumaktır. Zira buluntuların sadece ve sıklıkla temellerden oluşması ve yağmalar nedeni ile günlük yaşama dair buluntuların azlığı sadece bakarak anlamayı olanaksız kılıyor. Günümüzden 5000 yıl öncesine giden buluntular haliyle kendiliğinden anlaşılacak gibi değil. Küçük ama zengin bir de müzesi var https://tr.wikipedia.org/wiki/Alacahöyük .

Ankaraya yaklaştım ama hala yolum var. Sabah Veli bey yola çıkmadan önce bana yolluk vermişti. Yemeyeceğim diye itiraz edince de ne olur ne olmaz diye ısrarcı olmuştu. İyi ki de olmuş. Bir ayranla nasıl güzel gider o yağlı ekmek. Biz yağlı ekmek deriz ama onlar Katmer diyorlar. Müzenin tam karşısındaki kahveye oturup önce ayran sonra çay söyledim, ayran gelmedi ve Katmeri yerken çayı getiren adam “abi afiyet olsun” deyince ben de onu da paylaşmaya davet ettim. Almadı ama Katmer mi, yağlı ekmek mi sohbetinden adamın geçen sene emekli olup Alaca kasabasına yerleştiğini öğrendim. Bana ne iş yaptığımı sorunca ben de İstanbul Üniversitesi’nden emekli olduğumu anlattım. Hadi bakın tesadüfe. O da Ankara Üniversitesi’nden. Hem de diş hekimliği fakültesinden, ikimiz de birbirimizin ne ismini sorduk ne de merak ettik, böylece dedikoduyu anonim halde tutabildik. Ama kızımın deyimi ile “gıybetin dibine vurduk”. Doçentlik sınavına, o yıllarda ciddi yapılıyordu, Anlara üniversitesinde girmiştim. Peker Hocam da jüri başkanı. Hocayı utandırmamak için çalışmışım ve gerçekten her bir şeyi biliyorum, hala da bilirim. Peker hoca ve Hasan hoca beni farklı boyutlarda mesleki yaşama hazırlamışlardır. Neyse bir jüri üyesi konuyla ilgisiz bilmem gerekmeyen bir şey sordu ve ben hoca olmayı öğrendim. Peker hoca “sevgili… bunun konu ile ilgisi yok, aday geçmiştir, istersen dışarda tartışmaya devam edelim” deyince konu kapanmıştı. ama bu arada sınav sırasında Peker hocam hasta başında öyle bir soru sormuştu ki, ders mi, soru mu, söylemek zor. Biraz kimden yana diye düşünmedim de değil. Fakülte ve akademik hikayeler uzun, çok şanslıyım zira meslek yaşamımın başlangıcındaki insanlardan pek çok esinlendim.
Artık karnım tok, çay-kahve her şeyi tamamladık, yol zamanı. Adam benden para almak istemeyince ona da aynı espriyi yaptım “durumum iyi”. Hakketen durumum iyi, siz okuyorsunuz, yetiştirdiğim bir sürü genç var, istisnasız hepsi ile görüşüyorum, daha ne olsun.
Artık kendimi Kırıkkale Ankara arasındaki kötü yola hazır hissediyorum. Otel de hazır, hadi bakalım. Ankara’nın girişinde bir yağmur, ama durum çizgi film gibi. Sanki üstümdeki yağmur bulutu sadece beni ıslatmak için takip ediyor. İlerlediğim yönde zemin bile kuru ama ben ıslanıyorum. Hesapta trafikten kurtulmak için Gölbaşı’ndaki Pak otelden yer ayırtmıştım ama ‘heyhat’ otel yan yol üzerinde ve ilerlemek mümkün değil. Bir şekilde kendimi otele attım. O da ne, binada inşaat var. Ben de rezervasyon yaparken otel hakkındaki yorumları okumamıştım, meğerse yorumlarda yazıyormuş. Ben de bir yorum ekledim:
“Otel yeniden yapılıyor. Ama çalışanların iki müşteri arasında çarşafları değiştirme zamanları bile yok. Zaten rezervasyon yaptığınızda bile otelin tamirat gördüğünü söyleyecek kadar samimi resepsiyonistleri yok. Sakın gitmeyin. Şaka bir yana pis, ilgisizler ve inşaat var. Hem de gürültülü ve kaotik bir yerdeler. Rezervasyon alırken tamirat olduğunu söylemediler bile.”
Odaya çıkıp gördüm odayı, balkon camı kapanmıyor, dışarıda kornalar ve trafik keşmekeşi, çarşaf daha önce birinin yatmış olduğu kırışıkları içeriyor. Parkta yatmayı bile daha iyi bulduğum için hemen çıktım, ama kendi kendime de kızmadım değil. Hemen navigastona Hilton yazdığımda 3 km ötede bir Garden Inn buldum ve kapıya rezervasyonsuz dayandım, ama bilirsiniz şanslıyımdır. Harika bir oda verdiler ve inanmayacaksınız o Pür-ü Pak otelin sadece iki katıydı. Belli ki iş oteli, kalanlar toplantıya katılanlar, şirket çalışanları vs. Akşam yemeğinde yediğim hamburgerin fotoğrafı çekmediğime pek üzüldüm. Ama bir benzerini buldum internetten:

Güzel olan tarafı lezzeti sos ve baharatla kazandırmak yerine içerik ile sağlamıştı ahçı. Ahçı beye teşekkürlerimi garsona iletmesini rica edince, adam kibarca şefimiz kadın dedi. Ben de lezzetin nereden kaynaklandığını daha iyi anladım. Ben restorandan çıkarken ahçı hanım da mutfaktan çıktı. Genç ve okullu olduğu anlaşılan bir şef. Ülkemin bu aydınlık yüzü ile ne kadar gurur duysak azdır.
Ankara’dan Eskişehir’e kadar olan yol bir anda romantik rüyanızdan sizi uyandırıyor. Tabela istilasına uğramış. Döner dünyası, Tavuk bizim işimiz gibi ilkel söylemler tekrar aklımı lümpen proletarya ve onların tercihlerine geri götürüyor. Toplumun o tabakası kalınlaştıkça sosyal yaşam ve üretim ilişkileri onların tercihlerine göre şekillenecek.

Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
One thought on “Ve altı,”