İyi, kötü ve çirkin 4;
Hewş kahvesine yapılan saldırı, ki saldırganlar aynı (daha önceki saldırı da tutuklanıp, serbest bırakılanlar). Sanırım farklı bir dünyada yaşıyorum, zira arkadaşlarım maç konuşuyor. Ama ekonomik kıskaç daraldıkça bu saldırılar artacak. Aç karınların beyinleri uyuşturulacak ve adeleye kuvvet. Yazma istediğim de kırılmış durumda, ama Tunceli ve insanlarına haksızlık edemem, hem de bugün 30 Ağustos. Ayyaşların içip içip ülkeyi kurtarmak için zafer kazandıkları savaşın 102. yıl dönümü.
Tek başına seyahat
Bu seyahatim için sıklıkla sorulan sorulardan biri tek başına olmaktan korkmadın mı, veya silahın var mıydı, yükseklerde tanıdıklarına mı güvendin. Korkmadım, silahım yoktu, askerde bile inançlarıma aykırı olduğu için ateşli silah talimine çıkmamıştım. Sadece bir kampçı aleti taşıyorum, hani o bıçaktan penseye kadar her şekle giren alet. Yüksekte de kimseyi tanımıyorum, bir tek Biden ile el sıkışmışlığım var, ama beni takip edenlere ve yerel dostlarıma güvendim. Onlar böyle bir güveni tesis edecek frekansları verdiler. Yola çıkmadan önce Gürcan Hoca ile yüz yüze tanışmamıştım, Şiyar’ ı sadece 2 defa, Erdal’ı ise bir defa görmüştüm. Keza Elazığ, Yozgat ve diğer kentlerden olan öğrencilerimle birer defa konuşmuştum. Ama bu insanların samimiyetini sadece yazdıklarında bile hissetmek mümkün. Ki tamamı aradılar ve senleyiz dediler. Elbette yanılmadım. İnsanlara inanmalısınız ama önce kendi karar mekanizmanıza güvenmelisiniz. Sonuçta insanlara inanmayacaksınız da kime inananacaksınız. Bir de eklemeliyim, kendimi insanlar nedeniyle tedirgin hissettiğim tek bir an bile olmadı bu seyahatte.

Tabii ki yattığım yerde uyandım. Munzur çayı odadan sadece 10 metre. Kapı açık uyuyorsunuz ve çayın o şırıltısı neredeyse hipnotik bir etki gösteriyor. Sabaha karşı soğuk oldu ve yorganıma sarıldım, kapıyı da kapadım. Ağustos ayındayız. Yatmadan önce kaldığım yerde, hani o çayın kenarında güzel bir yemek yemiştim, tabii ki ne içeceğinize karışan yok.. Anahita’nın her şeyi mükemmel. Bu kadar güzel akan derede nereden sinek geliyor, aklımı karıştırmadı değil. Kahvaltıdan sonra hedefe doğru yola çıkıyorum. Tereyağında göz yumurta harika idi, yanında simit aramadım desem yalan olur. Artık Tunceli yolundayım. Zaten bir yol var ona çıkınca ilk bu tabelayı görüyorsunuz. Tabelaya bakınız, daha önce domuz, geyik vs tabelası görmüştüm, şimdi ise ayı. Ayılar konusunda uyaranlara bizim burada çok var onlardan dediğimde çok gülmüşlerdi. Ama tabelayı görünce işin komik tarafı kalmıyor.

Munzur ulusal parkı içindeki yol.. Sevgili Fatih ve Gürcan Hoca beni ayılar konusunda uyarmıştı. Ama hiçbiri bu uyarı kadar etkili olmadı. Ne yazık ki yolda hiç ayı görmedim, uzaktan görmüş olmak isterdim. Zira yola çıkmadan ayı ile karşılaşılırsa neler yapılması gerektiğini çalışmıştım. Ama yine de korktum. Pülümür de daha da korktum ama onu o zaman anlatacağım.


Munzur gözelerinden doğan çayın coşkulu akışına koşut yolda Tunceli’de kadın-erkek dengesinin ilk göstergelerine tanık oluyorsunuz. Kadınlar erkekler gibi çalışırken, erkekler gibi sosyal konuma sahipler. Diğer bir deyişle kadın çalışıyorsa erkek kahvede değil, onun yanında çalışıyor. Bunu yol kenarında (Sere Raye) hissetmiştim, şimdi ise sindirdim. Kısacası kadın ikinci sınıf değil, en azından öyle hissedilmiyor. “Annemizi el üstünde tutuyoruz ” deyip de karısını döven hatta öldüren iki yüzlü kültür buraya bulaşmamış.
Tabii ki biraz da adil olmakta fayda var. Kültürün içindeki ince ayrıntıları farkına varıp da gerçekleri ayıklayabilecek bilgi düzeyine sahip olmamakla birlikte Tunceli kadının Türkiye kadını ile aynı yerde olmadığı çok açık.

Bu konuya geri döneceğiz. Nedenlerini kurcalayamayacağım zira tazminat ödeyecek param yok. Munzur vadisinden Tunceli’ye ilerleyen yol böyle yarlardan ve yol üzerine düşen kayalardan oluşuyor. Karayolları sürekli çalışıyor ama erken saatlerde dikkatli olmak gerekiyor. Tam bir virajı dönüyorsunuz, karşınıza bir taş çıkıyor. Tabii ki karşıdan geleni de düşünüp onun kaçabileceği payı da bırakmak veya hesaplamak gerekiyor. Haa, bir de üzerinizde uçan helikopterleri hatırlamakta da fayda var. Bu yollar sürekli denetleniyor ve yerleşim yerlerinden çıkarken ve girerken kimlik sorgulaması yapılıyor. Jandarma son derece kibar, en azından bana.. İl girişlerinde ise polis var. Tunceli girişindeki polis memurenin kimliğimi bir kez daha kontrol etmesini isterdim..
Son güvenlik noktası neredeyse şehir merkezi kavşağında. Ve Tunceli, çok şey beklemeyin ama kendinizi evde hissedeceksiniz.

Şiyar’la çıktığımız tepeden çektiğim fotoğraf size en güzel anlatımı sunacak. Kırmızı elips: Eski şehir. Beyaz ok: Munzur. Sarı ok: Pülümür çayı, Beyaz ve sarı elipsler: Yeni şehir. Mor ok: Keban barajı yönü. Kırmızı ok: Munzur Üniversitesi. Siyah ok: Uzunçayır barajı.
Eski Şehir: Tüm Anadolu şehirleri gibi çirkin yapılaşmaya teslim olmuş. Şehir merkezi her şehrimiz gibi çirkinleşmiş. Düzensiz ve hepsi ayrı telden çalan binalar, tabelalar, her yere bırakılmış arabalar, bir özensizlik ve düzensizlik. Güzel bir bina olan şehir müzesi bile şehrin hikayesini yansıtmaktan uzak. Ne jeolojik (özellikle vurguladım şehrin ismi gibi bu yöre madenleri ile ünlü), ne de kültürel bir birikim var müzede. Kültürel çeşitliliğe hiç bir atıf yok, sanki şehirde yaşayanlara rağmen bir tarih yazılmış. Sası, ve ihmal edilebilecek bir yer. Tabii ki şehrin içinden Munzur geçtiği için bu sıradanlığı ortadan kaldıran bir heyecan var. Ancak plajlara gidince ve oralılarla temas kurunca şehrin ne kadar farklı olduğunu hissediyorsunuz. Plaj Munzur üzerinde, tam da beyaz okun gösterdiği dirsekte.
Beyaz elips: Yeni şehir. Belliki bir imar planı dahilinde yapılmış ve uyulmuş plana. Geniş bir bulvar. Şiyar’ın kliniği de bu yol üzerinde. Modern, kalburüstü, bir sürü hekimin çalıştığı etkileyici bir ortam. İmrenilecek bir düzen kurmuşlar. Ama ben sizi Şiyar’la henüz tanıştırmadım.

İşte Şiyar. Şiyar ile buluştuğumuzda önce Munzur’a dökülen bir çayın şelalesine gittik. Munzura nispet sıcacık suyu olan şelale 7-8 metreden 1/4 Olimpik havuz boyutunda bir gölete dökülüyor. Fazla yüksek olmadığı için altına girilebiliyor ve keyifli bir su masajını yaşıyorsunuz. Biraz tırmanmak ve elinizdekileri bir yerde bırakmak gerektiği için fotoğrafı yok ama hemen ardından şehre geri dönüp eski şehrin hemen altında (eski şehir bir tepede yer alıyor) gittiğimiz plajın var.

Plaj dediysem gerçek plaj. O güneydeki “beach club” lar gibi. Bu yukarıda gördüğünüz Munzur üzerindeki adacıklardan biri. Su bu fotoğrafta sağdan sola doğru akıyor.

Adanın kıyı tarafına bakan yerde ise nispeten debisi düşmüş bir akıntı var. Su soğuk ama ancak Bozcaada’nın Habbele koyu kadar. Büyük bir zevkele giriliyor. Arkadaki çirkin binaya dikkat.

Bu da nehrin akışına göre yukarıya doğru çekilmiş fotoğraf. Balıklama atlayanı gördünüz mü? Ama hepsi bu değil. Tabii ki çıkınca bir bira veya kokteyl içmek isterseniz o da var.

Elbette, hem de çeşit çeşit. Bu fotoğrafı bardan çektim ama barmeni çekmeyi atlamışım. Tunceli yoğun dış göç vermiş kentlerimizden biri. Yurt dışında çalışanı çok ve bu insanlar her yaz geri gelirlermiş. Yeniliklere açık olan Tunceli’li yurt dışında öğrendiklerini de şehrine öğretmiş. Zaten dini açıdan tutucu olmayan gelenek ile birleşince aydınlanmacı bir havaya bürünmüş.
Ama ben gezginim. Uyumam lazım, yarın tekrar motor süreceğim. Konuya yabancı olanlara biraz açıklama yapayım. Yola çıkacaksanız veya yolda iseniz her şey planlı olmalıdır. Öyle burun akmasına, kırıklığa, ‘ben bugün kıpırdamak istemiyorum’a yer yok. Yarın şu kadar kilometre gitmem gerekiyor diyeceksiniz ve gideceksiniz. Canınızın istediği gibi zamanı şekillendiremezsiniz. Direncinizin düşmemesi, yaşam iştahınızın kaybolmaması, enerjinizin her sabah yerinde olması lazım. İş motorla gezmek değil, her sabah aynı motivasyon ve enerji ile uyanmak. Yoksa motor rahat bir yer değil, romantik bir şekilde “özgürlük” filan gibi algılanıyor ama sorumluluk, önce kendinize. Önümde 1300 km var.
Sağolsun Şiyar’ın rezervasyon yaptığı otelde kalıyorum. Nefis bir yer. 10 kadar oda var, hepsi müstakil. Odanın görüntüsü de işte burada,

Otel Pülümür yolunda ve yemekler 5/4 lük. Gerek çalışanlar gerek patron olduklarını sandıklarım benim yaşadığım çağdan. Çayırda beyaz masa örtülerinde yemeğinizi yiyorsunuz. Fakat fazla eğlenmeye zaman yok yarın beklenmeyenlerin günü olacak.
Yarın Pülümür e gidiyorum. Orada kalacağım. Dönüş yolunun ilk basamağı. Dönüş bir an için canımı sıktı ama kendimi Gürcan hoca ile tanışacağım, Veli beyi göreceğim diye kandırdım.
Ama ayrılmadan yine dağlar dağlar. Erdal yazmıştı, “abi haykır şu dağlara benim çocukluğum geçti oradarda”. Haykırmıyorum ama bu dağlar beni benden alıyor, kendine çekiyor.

O aşağıdaki çay Munzur. Daha önce Fırat’ı seyrederken de yüreğim bu kadar hafiflemişti.
30 Ağustos Zafer bayramınız kutlu olsun. Kendi dünyanızda yaşayarak ülkemize sahip çıkma lüksünüz yok.
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
Yazarlık yeni mesleğin olmuş bile. 👏👏👏
LikeLike