Sat iki

Nikon D80 135mm zoom

Müzakere denince, bizim memlekette alma satma akla gelir. Alırken kar edeceksin ise kuraldır. Tarihimizde bağımsızlığımız dışında neyi müzakere ederek kazandığımızı tam olarak hatırlayamadım ama zaten onda da önce sopa gösterdik sonra masaya oturduk. Ayyaşların ve ekibinin müzakere becerileri ile elde edilen başarı sonralarda adaları kaptırdı diye siyaset malzemesi yapılmıştır ama o pazarlık etme dışında meziyeti olamayan esnafları dinlemenin anlamı yok. Esnafları hafife aldığımı düşünmeyiniz, sadece pazarlık ile müzakere aynı torba içine konunca müzakere kavramını anlamak mümkün olmuyor. Sorun bizim de değil aslında Ortadoğu kültürünün sorunu. El sıkışıp pazarlık yapmaya benzemiyor sosyokültürel engellerin aşılması. Daha önce Rusya ile Ukrayna müzakereyi beceremeyince (daha doğrusu ikiyüzlü batılılar orta oyuncusunu kandırınca) savaşa tutuştular, Rusya kazandı. Kazandı zira kendi durumunu gözden geçirdi, envanterini çıkarma fırsatı buldu, normalde yapamayacağı dış denetimi gerçekleştirdi ve önümüzdeki 50 yılın planını yaptı. Avrupa ve Amerika tarafından kandırılan Ukrayna diğer ülkelerin yeniden yapılandıracağı pazar ve maşa olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. Benzer bir beceriksiz müzakere Filistin ve İsrail arasında yürüyor, yürümüyor, savaşıyorlar, daha doğrusu İsrail soykırım yapıyor. Uzun lafın kısası IRA, Güney Afrika Cumhuriyeti, FARC gibi pazarlığa sorunu çözmek için oturmadığınızda, kazanmak için oturduğunuzda herkes kaybediyor. Her iki tarafın da durumdan bıkmış olması gerekiyor. IRA, FARC daha güçlü idi masaya otururken. Ama o günkü güçlerinin sürdürülmesinin mümkün olmadığını görmüşlerdi. Müzakere ettikleri taraf da bu durumu biliyordu, ama onlar da var olan ikiliğin uzun dönemde işe yaramayacağını farkındaydılar.

Tüm bunları sat göllerine çıkarken radyodan dinlediğim Kürtçe türküler eşliğinde düşünüyordum. Bir sonraki bölümde okuyacağınız gibi komşu ülke ile aranızdaki mesafe buralarda 1 metreye kadar inebiliyor, gönül sınırı ise sizin yüreğinizin enginliğine bağlı.

Lafı uzatmayayım. Bir önceki bölümde gördüğünüz kıvrım kıvrım yollarda sonra ilk üç gölün olduğu yarı zirveye eriştik. Yalnız değiliz. Başka piknik yapanlar da var. Önce çay hazırlanıyor, bu arada ben de drone ile denemeler yapıyorum. Orada yayılacağımızı sanarken Çetin arkamızdaki tepeyi gösterip bir sonraki hedefimizi belirledi.

Bu şelalenin kaynağı da bir göle tırmanacakmışız. Aşağıdaki fotoğrafta hem rotayı çizdim hem de bu şelaleyi ok ile işaretledim. Zaten 3500 metredeyiz, bir de 60-70 metre irtifa kazanmak öyle çok kolay değil. Nefes alıyorsunuz ama oksijen alamıyorsunuz. Ama Çetin keçi gibi çıkıyor. Durup bizi beklerken de sigara içiyor.

İzlediğimiz yol ve şelaleyi aşağıdaki fotoğrafta işaretledim. Kolay değildi ama gördükleriniz karşısında büyülendiğim için büyük bir zevk ile tırmanmaya devam ettim.

Neyse zirveye varmayı başardık. Orada dağın diğer tarafından gelen gerçek doğa yürüyüşçüleri, sporcuları ile karşılaştık. Manzara büyüleyici. Cengiz’in konuştuğu kişi ise o grubun rehberi. Tırmandığımız yerin daha iyi anlaşılabilmesi için geldiğimiz minibüsü daire içine aldım. Fotoğrafı çeken benim ve arkamda bir göl daha var.

Bu gölcüğün de yukarısında bir göl daha varmış ama ekibin diğer genç üyeleri de havlu atınca tırmanmaktan vaz geçildi. Dikkatli bakarsanız göl kenarındaki kardan (Ağustos’dayız) tam dik yukarı çıkarsanız bir kar birikintisi daha var ve yukarıdaki göle oradan geçerek, sivri kayanın arkasına dolaşılarak gidiliyormuş. Gölgede kalan yerlerde öbek öbek kar var hala. Cengiz’e göre Sat göllerinin en güzel zamanı Haziran’ın son 1/3 lük kısmı ile Temmuz’muş.

Ama gerçekten tırmanmak ve çiçeklenmeyi görmek istiyorsanız Haziran başı idealmiş. Meraklıları için bilgi vermeliyim, biz 24 Ağustos’da oradaydık, hava 13 dereceydi, güneş olduğu için keyfimiz yerindeydi. Bulunduğumuz yerden batıya baktığınızda Uludoruk (İzbırak, Gelyasin) buzulunu barındıran Reşko tepeyi (4168 m) görüyorsunuz(aşağıda). 1930 larda buzulun vadi kolu 2900 metreler kadar inerken artık sadece kuzeye bakan kısmında buz varmış(ansiklopedik bilgi değildir, anlatılandır).Türkiye’nin en yüksek ikinci zirvesi olan Reşko (https://www.izbos.com/sayfa/cilo-resko-dagi) Kürtçe. Reş Kürtçe’de siyah, kara anlamına geliyor, “ko” da farsça koh yani dağ anlamına geliyormuş. Kısacası Siyah dağ olarak anılıyor. Bunun sebebi de tektonik bir dağ olması ve yüzeyinde patlama sonucu oluşan koyu renkli kaya oluşumlarıymış. Gelyaşin ismi ise Nasturi dilinde mavi kale anlamına geliyormuş.

Dağlar beni hep heyecanlandırmıştır. Biraz zirveye yaklaşmak, biraz kaçmak ve başkalarının gelemediği yerlere gelme. Keşke orada kamp kurabilseydim. Bu kadar etkileneceğimi bilseydim çadırla çıkardım. Acıktığımız için ana kamp alanımıza dönüyoruz. Sanmayın ki inmek daha kolay. Belki nefesiniz açısından kolay olabilir ama kaymamak için çok dikkatli olmak gerekiyor. Seke seke inen Cengiz aşağıya bizden önce varıyor, ateşi yakıyor ve tavukları pişiriyor. Tavuk etini pek sevmem ama bu şartlarda çok lezzetli oluyor. Eeeee Çetin biralar nerede dediğimde, akşam saat 22:00 den sonra ancak vakit bulabildiğini anlatıyor ve o saatte alkol satışı olmadığı için havamı alıyorum.

Bakım şu hortuma, yükseklerde her şey farklı.

Yemekten sonra dönüş başlıyor. Biraz erken mi dönüyoruz diye Cengiz’e sızlanıyorum. O da bana 5 km aşağıya doğru yürüyeceğimizi söyledi. Normal hızda bir yürüyüş ile bir saatte yaklaşık 6 km gidilir. Biz ise bu 5 km’yi 3 saatte kat edebildik. Ayrıldığımız saatte sürüler göle su içmeye getirilmişti.

Yaklaşık 20 kadar çobanın kontrolündeki sürünün ağıla dönmesinin fotoğrafını 4 saat sonra aşağılarda bir yerde çekecektim. Sanırım çektiğim en güzel fotoğraflardan biri idi. Kapakta kullandım bunu.

Önce araç ile bir miktar aşağıya doğru indik sonra bir noktada Cengiz bizi indirdi ve aracı aşağıya gönderdi. İşte bu parkuru yürüdük.

Bakmayın böyle göründüğünde, yer yer öylesine dik idi ki, eller ve ayaklarınız üzerinde kaymamak için sürünerek inmek zorunda kalıyorsunuz. Bir doğa yürüyüşünde bu denli zorlandığımı hatırlamıyorum. Bir çok noktada ip gerekiyordu, ama bildiğiniz Cengiz. Diğer taraftan iyi ki onunla gitmişim, tek başıma çıksaydım bu yürüme/sürünme yollarını bulmam mümkün değildi.

Bir gün önce Cengiz’e yanımda su getirmem gerekip gerekmediğini sorduğumda yanıtı dağda sudan bol bir şey olmadığı idi. Benim başta aklıma yatmamıştı ama onu dinleyip sadece küçük bir su şişesi almakla yetindim.

O şişe bile gereksizmiş, bir çok yerde elinizle yaptığınız kaşık ile içiyorsunuz, hatta şelalerden birinde kısmen suya bile girdim.

Ama en sevindiğim an ise minibüsü gördüğüm andı. Aşağıya inmek bile sıklıkla tırmanmayı gerektiriyor. Patika daha düzgün olduğu için indiğiniz nokta hedeften aşağıda kalınca tekrar tırmanma başlıyor. Aşağıda çizdiğim yolda iki çay daha geçiyorsunuz ve son düzlükte nefesinizi tüketecek kadar tırmanıyorsunuz.

Ama minibüsümüze kadar sorunsuz geldik.

Artık Yüksekova’ya dönüyoruz. Ekip rehberimiz, onun önem verdiği dislektik bir genç, bir Bilgi öğrencisi ve bir tersane teknikerinden ve soförümüzden oluşuyordu. Yüksekova’ya girerken Cengiz minibüsü bir yerde durdurdu ve bir şeyler alıp geldi. Birkaç dakika içinde hepimiz biralarımızı içiyorduk.

Akşam yerim belli, hala diyare değilim. Misss gibi kavun ve beyaz peynir ve 3 göbek ile Ciwan’ın sohbeti. Ciwan tatlı bir adam ve konuşkan. Beyaz arabalardan Yüksekova’daki hayatın çıkmazlarına kadar çok şey konuştuk. Evli değilmiş, oraya “mahkum” olmak istemiyormuş. Akşama düşünecek çok şey vardı ama 5 de kalkmam lazım yarınki yol Cizre’ye kadar 290 km ve 5 saat. Tatvan- Van arasından sonra en çekindiğim ikinci parkur…