Fotoğraf

Fotoğraf, bir anlamda zamanı durdurup tarihe not düşürdüğü gibi çekenin de dünyaya hangi gözle baktığını ortaya koyuyor. Sevdiklerini, endişelerini, zekasını ve de salaklığını..

Tıpkı resimde, müzikte olduğu gibi fotoğrafların da isimleri olması gerektiğini düşünenlerdenim. Her şeyin isminin olması/olmaması tartışmasını iyi bilirim. Ama çeken ile bakan arasında bağ kurulması ve izleyicinin bir başına kalmaması için fotoğraflarıma isim veriyorum. İsimlendirilemediği zaman ise ne yapılabileceği konusunda kuramlarım var ama fazla derin bir sohbet olacak..

Ancak kendini anlatacak kadar güçlü fotoğraf ayrı bir kategori. Sanırım o kadar iyisini henüz çekemedim. Ama çekeceğim..

Nikon D810 50mm Uzun pozlama

Mayakovskaya, Moskova’nın en romantik metro istasyonu Vladimir Mayakovsky isimli yazar, şaire ithaf edilmiştir. Bir kapısından Çaykovsky konser salonuna çıkılır ki, bu benzersiz bir deneyimdir. En önemli konser salonudur. Bir de konservatuvar salonu vardır ki yarışırlar. Zaradia konser salonu da önemlidir ama ilk ikisi yarışır. Ne yazık ki, kanımca Rusya da Sovyet bestecileri yeterince seslendirilmiyor. https://tr.wikipedia.org/wiki/Vladimir_Mayakovski

Bu fotoğrafın ismi Özdemir Asaf’ın aynı adlı şiirinden geliyor.

Sanırım görmediniz;
Şimdi şuradan geçti.
Yazık görmediyseniz,
Böcek gibi güzeldi.

Eşit

Nikon D810 35 mm

Çok beğendiğim bir fotoğrafım. Toskano. Burası hakkında söylenecek çok söz var. Urla -Manisa ekseni bence daha heyecanlı ama yeterince iyi sunulmamış. Bir de elbette her anda, köşede, her ayrıntıda yüzyılların birikimi olan sanat, aydınlama dürtüsü, yaratıcılık kendini hissettiriyor. Cicero, Galileo, Corelli, Vivaldi’nin ülkesi o geleneği sürdürüyor.

Bu fotoğrafın ismi kadrajından geliyor. Ağaçlar fotoğrafın ortasında, dört adet (tıpkı ön dişler gibi ortadakiler büyük yandakiler küçük), İki yandaki tepeler benzer eğimlerde, geçmiş olan aracın izi iki teker. Eşitliği tek bozan aracın lateral ile santral arasından geçmiş olması. Meraklısı için bir not, çekerken araç izini diş ipine benzetmiştim. Eşitsizliğin neredeyse ahlaki kabul edildiği dünyamızda biraz tezat oluşturuyor.

Introvert

Nikon D80 50mm

Helsinki. Mutluluk indeksinin en yüksek olduğu ülkenin başkenti. İklime ve insanın canını sıkan kısa gündüz süresine karşın cana yakın, neşeli insanların şehri. Yaklaşık nüfus 6M olan Finlandiya’da kişi başı yıllık alım gücü 64B Dolar.

Introvert veya içe dönük. Kış aylarının bende uyandırdığı duygu. Hele böyle karlar altında, kendini dışarıya kapamış doğa, seslerin tamamen emildiği, gölgelerin bulutlar ile yumuşatıldığı anlarda..

Koyboy

Phone 13

Tokat Almus gölü çevresi, saat 5:30. Bu hikayenin ayrıntıları HAYAT sekmesi altındaki İyi, kötü, çirkin yazı dizisinin “ve altı” bölümünde. Nefis bir gezi idi.

Bu fotoğrafın ismini meslektaşım Cenker Aktaş koydu. İlk yayımladığımda yanına bir Red Kit çizimi koyarak benzetme yapmış ben de çok beğendim ve kullanıyorum. Koyboy bilerek hatalı yazılmıştır. Teşekkür ederim. Cenker haklı, gerçekten saatlerce kimseyi görmediğim yollarda, tıpkı mekanik bir at gibi tamamen bağımlı oluğum motorum ve üzerinde korunmuş özgürlüğünde kendini kovboy gibi hisseden ben. Gezmek hep dünyayı gezmek olarak algılanır, nedense. Yurt dışını gezememiş olmanın sosyo-kültürel ve hatta ekonomik eksikliği bir takım insanları ülkesinden önce dünyaya yöneltiyor. Bunda kötü bir taraf yok. Özellikle de şehir gezginlerinin Avrupa’daki her taşı kaldırmadan bizim sası ve birbirinin aynısı şehirlerimizi gezmelerinin çok da bir anlamı yok. Ancak benim gibi doğa gezgini de iseniz, o zaman biraz farklı. Türkiye’nin doğası açıkçası parmak ısırttırıyor.

Kule, Beş Kuşak Önce

Müzayeden aldığım bir Sébah&Joaillier fotoğrafı. Sanırım 1850 ler. Daha sonra araştırdığımda Fabrizio Casaretto’nun bir sayfası olduğunu keşfettim. Adresini de aşağıda veriyorum. Osmanlı fotoğrafçıları ve benzeri adlarla birçok kitap var. İlginç web siteleri de mevcut:

Amerikan kongre kütüphanesi bunlardan biri: https://guides.loc.gov/ottoman-turkish/abdul-hamid-ii-photographs#:~:text=Well%2Dknown%20Ottoman%20commercial%20photographers,the%20bulk%20of%20the%20photographs.

Bu fotoğraf şimdi muayenehanemde asılı..

“Sébah&Joaillier ile ilgili çok az sayıda kitap mevcut ancak internet üzerinde birkaç makale ve yazı bulunuyor. Bu güzel çalışmaların hepsinin tarihe ışık tutmak, fotoğraflar ile geçmişi anmak ve anlamak, bilgiyi yaşatmak amaçlı olduğu malum. Benden önce çalışmalar yapanlara teşekkür ederim.Soyağacıma olan ilgim ve özellikle ailemin Joaillier tarafının fazla işlenmemiş olması, bana son birkaç yılda yapmış olduğum araştırmaları ve toparladığım geniş Sébah&Joaillier dijital fotoğraf koleksiyonumu paylaşma arzusu verdi. Fiziki koleksiyonum ayrıca farklı şekillerde değerlendirilecektir. Aile evrak arşivlerimiz, konsolosluklar, kiliseler, mezarlıklar ve diğer bilgi kaynakları bu web sitesindeki kısa tarih özetini derlemekte destek aldığım araç ve kurumlar oldu. Daha detaylı bilgi ve aile arşivinde yer alıp henüz yayınlanmamış bazı fotoğraflar bir kitapta yer alacaktır. Bu çalışmayı, ailemin anne tarafından Polycarpe Joaillier’nin 5.kuşaktan öz torunu olarak gururla üstlenmekteyim.

https://www.sebahjoaillier.com

Kule, Beş Kuşak Sonra

Nikon D810 35mm

SJ nin fotoğrafı beni çok düşündürmüştü. Zira İstanbul’u sevip sevmediğimi de tam bilemiyorum. Yurt dışındaki konuşmalarımda “Eve dönüş biletiniz var ise İstanbul dünyanın en güzel kentidir” demeyi adet edinmişimdir. SJ’nin fotoğrafına bakılırsa bundan 175 yıl önce de o günkü boyutlarda bir kaos varmış. Neyse, SJ nin fotoğrafı çok hoşuma gitmişti ve yaklaşık bir hafta onlarla ilgili okudum ve aklıma son derece parlak bir fikir geldi. Nereden çektilerse ben de aynı yerden çekmeliydim. İstanbul Üniversitesinden aldığım izinle bir sabah saat 05:00 de kuleye çıkıyordum. Yağmurlu ve gök gürültülü o sabahın başka fotoğraflarını da paylaşacağım. Aynı kadrajı bilerek kullanmadım, zira günümüzde yakın planda öylesine çirkin bir bina varki fotoğrafın güzelliğini olumsuz etkiliyor.

Yukarıdaki fotoğrafı çekip SJ’nin fotoğrafının altına astım.

Adını arayan fotoğraf

Nikon D810 18mm

SJ’nin fotoğrafını çekmeye gittiği gün kuleden çektiğim bir başka fotoğraf. Tarihi yarımadadan doğuya doğru bakıldığında Anadolu yakasında Fenerbahçe burnundan Kuzguncuk’a kadar görmek mümkün

Bu fotoğraf adını aradığı için sadece hikayesi var burada. Kimliğini bulunca paylaşacağım.

Kadınım

iPhone 13

Kadın tarihsel olarak da hep ikinci sınıf olarak konumlandırılmıştır. Prado müzesindeki 1500 yıllarına ait resimlerde bile böyle. Bugün de böyle. Sadece Müslüman kültürde değil (ancak diğer kültürlerden daha belirgin şekilde fazla), Hristiyan kültürlerde de böyle. Sedece gerçekten laik olan ülkelerde (Finlandiya, İsveç) gibi ülkelerde erkeklere yakın haklar tanınıyor. Bu duvar 2020 döneminde Fındıklı’daki bir bankanın duvarıydı ve kadın cinayetlerine dikkat çekmek için hazırlanmıştı. Yaratıcısını ne yazık ki kaydetmemişim. Bilen varsa uyarsın ve ekleyeyim diye yazmıştım ki hemen destek aldım, bayılıyorum bu dikkatli arkadaşlarıma. Bir erkek olarak, veya daha geniş bir bakış açısıyla bir birey olarak herhangi birinin, birilerinin cinsiyet, renk, köken, yetenek, memleket, sınıf veya herhangi bir nedenle diğerlerinden daha düşük/yüksek olduğunun ön kabulüne ses çıkarmamanın taşıması güç bir yük olduğunu ve hatta entellektüel suç olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Bu yerleştirme(enstalasyon) Vahit Tuna tarafından geçekleştirilmiş. 2018 yılında aile içi şiddet tarafından öldürülen 440 kadın anısına. Sanatçı kadının gücünü sembolize etmek için yüksek topuğu tercih etmiş.

Fotoğrafı kadınım olarak isimlendirdim, zira pandemide uzun yürüyüşlerimde gördüğüm bu eser beni, uzun süre düşündürdü. Düşündüğüm de bu ayakkabılardan biri ya sevgilime veya kızıma ait olsaydı. Ne yapardım, nasıl yapardım, nasıl yaşantıma devam ederdim..

Nadir Fotoğraflar

Pandemi

Nikon D810 35mm

Rumeli caddesi ile Vali konağının kesiştiği köşe, yani bir anlamda İstanbul’un merkezi. Pandemide çekilen bu fotoğraf aslında insansız İstanbul’u anlatıyor.

İnsan kalabalıklarından pek hoşlandığımı söyleyemem, hele bir de cahillerse. Ancak kalabalıkları sevmesem de insanlardan uzaklaşacak kadar “henüz”kopmadım. Sokağa çıkma yasağının olduğu günlerden birinde bu resmi çektim, ve diğer yönlerdeki fotoğralar da devamında..

Nikon D810 35mm

Valinin konağına, veya Harbiye’ye doğru olan yön.

Nikon D810 35mm

Teşvikiye caddesi.

Nikon D810 35mm

Taksim

Nikon D810 35mm

İTÜ Maçka

Tek bir insan yok benden başka. Bu resimleri çekerken aklıma facia filmleri gelmişti. Hani “the day after” vs.

Fikir teatisi

Nikon D810 120mm

Yine pandemi dönemi. Kumrular Taksim meydanında kimsenin olmamasına bakarak kendi aralarında konuşuyorlar. Kumru gibi düşünüyorlar.

Pandemide yürüyerek yaptığım gezilerimi hala özlüyorum. Kapitalizminin tırsıp saklandığı, insanların aile içine döndükleri zamanları en iyi özetleyen sözlerden birini hastam Temel’den duymuştum, “abi pandemi bana ne öğretti biliyor musun, 4 T shirt, iki şort ile hayat geçebiliyormuş”. Pandeminin bir laboratuvar hatası olduğu da iddia edilmekte. Hatta ciddi bir ekonomist olan Stephan Sachs bu konuda yalanlanamayan iddialar öne sürmekte.

Afrodisiyas

Nikon D810 35mm

Ülkemdeki en güzel antik kentlerden biri, ilk beşte. Gidecekler için zamanları dar ise önerim Laodikya, Hierapolis, Sagalasos ve Afrodisias’ı ayını gezi içinde gerçekleştirmeleri. Bir de yakınlarda Nysa var ki o da görmeye değer. Benim zamanım geniş olduğu için her birine ayrı ayrı gitmeyi tercih ettim.

Eski bir rehber olarak rehberlerin verdikleri bilgilerden eskiden de hoşlanmazdım, hala da pek haz duymam. Efendim şu kadar insan yaşıyormuş, şu kadar metre imiş, bilmem ne kadar tonmuş. Hayranlığın metrik ifadelerinden hoşlanmadığım için antik şehirlerde daha ziyade orada yaşasaydım ne yapardım, o zamanki toplumsal dinamikler bugün hakkında bilgi veriyor mu, sınıfsal ilişkiler nasıldı diye düşünürüm. Bir de uygarlıklar arası geçişler nasıl gerçekleşti?

Ciddi misin?

Nikon D810 80mm

Çok zahmetli bir fotoğraf, uzun pozlama ama rotasyon merkezini iyi belirlediğim için göz dışında her şey hareketli. 30 tekrarın arasından en iyisi bu oldu.

Kedilerin bu hareketini bilirsiniz. Fazlalıkları atmak için kafalarını hızlı döndürüler. Kedileri sevmem, bekarken olmuştu bir kedim. Bencillikleri (fazla suçlayacak bir tarafı yok ama yaşadığım dünyada aynı türden insanları görüyorum) en rahatsız eden tarafları. Ben asistanken plastik cerrahiden bir arkadaşım (Orhan) getirdiği için 2 haftalığına almıştım “She” bende 5 yıl kaldı. Hayvanları severim ama şehirde bakılmalarına karşıyım. Kedi-köpek edineceğinize sevgili edinin, dost edinin, kimseye hükmetmeye kalkmayın. Sonra kızım istediği için bir kedi aldık sokaktan ama bu defa şerh koydum bakmam diye. Bakmadımda, zira eve giren kedi artı kedi olmuyor, ev kedisi oluyor. Lütfen para verip hayvan almayınız, ticareti körüklüyorsunuz..

Leave a comment