Fakülteye gittiğim Çarşamba sabahları genellikle 6 da uyanıp, sabah işlerini hallettikten sonra o günkü seminer, konferans, kurs vb gibi işlere hazırlık yapıp 8 de NT1100’e ( bir sonraki hikayede o motorumu anlatacağım) binip 9 da aynı zamanda seminer salonu olarak kullandığımız kliniğimizde hazır olurum. Ama son birkaç haftadır Anadolu yakası tarafından doğan güneşin bulutlar arasından o cilveli bakışını fotoğraflayabilmek için beşte kalkıp yedide yola çıkıyorum. Bu sabah da öyle yaptım. Bu güzergahı her zaman kullanma nedenim Galata köprüsü, Boğaz, Marmara, surlar gibi ilgimi çeken coğrafya ve yapılar. Ancak bu sabah sarı nokta ile işaretlediğim yere geldiğimde solda, yani sahil yolu ile deniz arasında büyük bir ateşi görünce önce frenle yavaşladım ama ahmak ıslatan yağdığı için ABS beni uyardı ve durmaktan vaz geçip bir sonraki kavşaktan geri dönüp ne olduğunu anlamaya karar verdim.


Aslında bir önceki sene orada, aynı yerde düzenli olarak bir kalabalık görüyordum ama rastlantısal olduğunu düşünmüştüm. Meğerse google haritalarda bile işaretleri olan Sarayburnu Balina Grubu burada toplanıyormuş ve 8 Nisan ilk denize girme günü imiş.
Motordan inip yanlarına gittiğimde “abi gel çorba iç” davetinden hemen sonra, sanırım 20-25 kişiydiler, hepsine toplu seslenerek fotoğraf çekmek için izin istedim. Tereddütsüz “elbette” dedikten sonra ve ateş geçmeden birkaç kare aldım. Adamlar denizden yeni çıkmışlar belliki. Hava 12 derece (Celcius), sabah 7:30, tamamı ayık, göz kamaştırıcı bir eğlence ve zamandan mekandan zevk alma gösterisi.


Gösteriş yok, kıskanma yok, sadece paylaşma, yani anı paylaşma ama oradakilerle. Instagram değil. Aklıma Ara Güler’in Kumkapı’lı balıkçılar fotoğrafı geliyor. Acaba andan alınan bu zevk parayla alınabilecek zevk ile yarışabilir mi? Kendi adıma yanıtı biliyorum.

Ayağının altını ısıtan adamın arkasında Ahırkapı Feneri görülüyor. III. Osman devrinde yapılan ve çeşitli yangınlar gören ahşap fenerin yerine 1855’te Abdülmecit devrinde Fransız asıllı Mişel Paşa tarafından inşa edilmiştir. Sabrınız yeterse Mişel Paşa’yı da okuyunuz, çünkü Osmanlı zamanında inşaa edilen tüm deniz fenerlerini neredeyse o yapmış. Lafı yine uzattım ama konunun merkezine gelmeye çalışıyorum. Kalabalık grupta her kafadan bir ses çıkıyor. Bu arada hala yüzenler ve denizden yeni çıkanlar var. Mayolarını çıkarıyorlar, ve çorbaya gidiyorlar.


Ama hala durumu tam anlayabilmiş olmadığım için bütün bu etkinliğin nasıl gerçekleştiğini sökmeye çalışıyorum. Elbet bir taraftan izin almadan kimsenin fotoğrafını çekmemek, diğer taraftan akvaryuma bakan seyirci görüntüsü oluşturmamak, ama durumu da anlayabilmek için kıvranıp dururken Balina Hüseyin bana seslendi. Onu o anda çekmek istemedim zira mayosunu değiştiriyordu. Ama değiştirince kısa da olsa konuşabildik. Sabah sabah karşılaştığım bu sürreal tablo karşısında öylesine dilim tutulmuştu ki, sormam gereken hiç birşeyi soramadım, sadece anın akmasına ve bozulmamasına özen gösterdim. Hatta Hüseyin “neden beni çekmedin” demeseydi onun fotoğrafını bile çekmeyi unutabilirdim. Hüseyin 54 doğumluymuş. Bakmayın burada asık suratlı çıkmasına tatlı bir insan.Anlaşılacağı üzeri Hüseyin grubun lideri.
Onlar beni yüzmeye davet ettiler, hepsi motorcu olduğu için ve benim motor da baba motor olduğundan hemen rütbem yükseldi. Bir de boğazı yüzerek geçtiğimi öğrendiklerinde “tamam” dediler ve Haziran başında birlikte yüzmeye davet ettiler. Elbette Haziran’da gidince buraya da yazacağım ama şu bulunduğum anda hava hala soğuk ve denizden çıkan çorba içiyor. Ben de teklifi iki etmedim açıkçası. Bir Ezo Gelin çorbası bu kadar mı lezzetli olabilir.. Soldaki botlar benimkiler.. Çorba öyle böyle değildi..

Doğum günümde onlarla yüzeceğim. Her şeye rağmen hala bu karmakarışık şehirde hayat var, sıklıkla buralardan gideceğim demekle birlikte burası kadar sürprizler ve mükafatlarla dolu bir yeri bulmanın zorluğunu düşünmüyor da değilim.
Şanslıyım..
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.