Dönel kavşak, Anayasa Mahkemesi ve Mersin..

Kurallara uyma hikayem

Kapak fotoğrafı kurallara uyma hikayemin merkezini aslında anlatıyor. Ailemden sonra sevgili okulum bunu o kadar işlemiştir ki, bir süre sonra aksini düşünemez hale gelmişimdir. Meraklısına not, yasaklar ile değil sonuçlar ve kaybedilen verim açısıdan. Her ne kadar determinist değilsem de nedensellik hayatımda önemli bir yer tutar. Özgür iradenin determinizm ile nerede buluştuğu ya da nasıl geçindiği anladığım kadarı ile zaten bir felsefi tartışma imiş (bu satırları yazmadan önce biraz baktım bu tartışmaya), daha doğrusu arayış diyelim. Bir başka deyiş ile nedensellik kaynağını doğa kurallarından alıyor ise bireylerin aldığı kararlar nasıl özgür irade ile şekillenebilir. Kendimce açıklamalarım var ama felsefe eğitimi almadığım için yayan kalıyorum. Diğer taraftan bildiğim kadarı ile toplu yaşamı düzenleyen kurallar açısından, bu kuralların meşru tartışma zeminleri dışında tartışılması veya değiştirilmesi hukuki sorumluluğu beraberinde getirir. Örneğin dönel kavşakta, kavşak içindeki araca yol vermeyip kaza yaparsanız bu özgür irade kullanımı değil kurallara uymama olarak yorumlanır. Diğer bir örnek ise ülkenin en yüksek mahkemesinin verdiği kararların kesin olması itibarı ile ve gerekçeli karar yayımlandıktan sonra konuya ilişkin kararı verenlerin anayasa mahkemesinin önerilerine göre davranmamaları kural ihlali sayılmalı mıdır? Ülkemizdeki tartışma tam da bu noktada. Bakalım nereye varacak.

Bu paragraf sonradan eklenmiştir: Ben bu satırlar üzerinde düşünürken meğerse Maduro derdest edilmiş ve NY’a doğru uçuyormuş. ABD 1989’da aynı adam kaçırmayı Noriaga için yapmıştı. 35 yılda Panama’nın ne kadar adil, sosyal ve geleceğe güven ile bakan bir ülke haline geldiğini ve ABD’nin hangi çıkarları elde ettiğini sanırım Çin YZ’dan araştırmak zevkli olacaktır.

Konuya dönecek olur isek, dönel kavşakta neden kavşak içindeki araçlara yol verilir, anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkı neden vardır diye de düşünmek var. Kavşak kolay ve anlatılabilir, bireysel başvuru ise çok ciddi. Beni birey olarak devletlerin yapabileceği hatalara karşı korumak için 1990’da verilmiş bir hak. Zamanında, sanırım lisedeyken, girdiğimiz yurttaşlık dersleri bize bunları hiç öğretmemişti. Eften püften ezberlerle geçiştirildiği için bu konuları tartışmaya açmak bile “siyasi” veya “felsefi” bulunuyor. Halbuki yurttaş sorumluluğu idi. İngilizcede olup da Türkçe’de uygulanmayan bir kelime var “accountability”.

28 Ağustos Perşembe günü rotam 386 km ve akşama Mersin’de olmayı hedefliyorum. Yolda bir de James Bond köprüsüne uğrayacağım. O hikayeyi oraya gelince anlatırım. Okuluma uğrayacağım, ve akşama da Mersin’de bir konferans vereceğim. Tarsus-Diyarbakır yolunun yaşamımda önemli bir yeri vardır. Zira, babam hayatta iken birkaç defa o yolu Annem-Babam-Ben araba ile yapmıştık. O zaman da yolda olmayı pek severdim. Ama o zamanlar (1973-1974) Gavur dağlarını (Amanos dağları) geçme o kadar uzun zaman alırdı ki Gaziantep’te bir gece Kale otelinde kalırdık. Amanos dağlarının Arap tektonik plakası ile Anadolu mikro-tektonik plakası arasındaki sıkışmadan oluştuğu anlatılmakta bu kaynakta, aynı kaynakta eski “Gavur” ismine de çok hoş bir açıklama getiriyor. Gavur günlük dilde kullanılan anlamında değilmiş: “Dağın gerçek adı, yabancı bir isim olduğu için bu ismi söyleyemeyen yöre halkınca Gâvur Dağı denmiştir. Bu isim yaklaşık bin yıldır kullanılır.Buradaki “gâvur” sözcüğü; yaygın olarak bilinen şeklinden çok, Arap coğrafyacılarının pek sık kullandığı ve “tepeler arasında basık arazi” anlamına gelen “gavr”, “al-gavr” sözcüğü ile ilgilidir.” Dağa artık öyle virajlı yollardan değil, otoyol ve tüneller ile çıkıyorsunuz. Gerçekten de doğusu ile batısı arasında bir düzlük var Ağustos’un sonunda hava 10 dereceye düşüyor yükseklerde ve ahmak ıslatan ile tatlı tatlı ıslanıyorum. Tatlı tatlı diyorum çünkü nasılsa batıya geçince Osmaniye ovasına ineceğim ve ısı tekrar 30 lara çıkacak. Ancak motor için çiseleyen yağmur tehlikeli çünkü asfaltın yüzeyindeki toz bu hafif ıslaklık ile daha kaygan hale geliyor. Hızımı düşürerek pür dikkat devam ediyorum. Tıpkı Uludere-Şırnak arasındaki arasındaki maden ocakları uyarısı gibi. O arayı bir yol videosundan izlediğim için pür dikkatle gidiyordum. Burada da zaten bilinen kuralı uyguladım ama Tarsus yakınlarında başımdan geçeni anlatınca hazırlıksız olmanın motor üzerinde ne kadar ciddiye alınması gerektiğini göreceksiniz. Özellikle motorcu okuyucularıma bir kez daha hatırlatırım, yolunuzu iyi çalışınız, yol hakkında You-Tube’dan video bulmaya çalışınız, bloglara sorunuz. Tam da yaşam gibi değil mi, gereken hazırlığı yapınız.

Adana – Mersin otoyolundan Yenice yakınlarında ayrılıp kuzeye yöneliyorsunuz Varda köprüsüne gitmek için. 1912 de Alman’lar tarafından yapılan köprü James Bond köprüsü olarak da biliniyormuş çünkü Skyfall filminin bazı sahneleri orada çekilmiş. Filmin ismine bakılırsa iyi yer seçmişler. Bir milli parkın içinde ve ben biraz daha heyecanlı olacağını düşündüğüm için en batıdaki yoldan gitmeyi tercih ettim. Yol mesafe açısından kısaldı ama süre açısından uzadı. Yol tam da istediğim gibi virajlı. Ama saat 17:00 de Mersin’de olmalıyım.

Köprü gerçekten muhteşem. Zaten köprüye kadar giden yol da muhteşem. 172 m uzunluğunda ve 99 m yüksekliğindeki köprünün hemen öncesinde bir turistik tesis var. Kahvesi de güzel. Oraya park edip 50m ilerideki köprüye yürüyüp üzerine çıkabilirsiniz, hatta çıkınız. Ben öyle yaptım.

Çok romantik bir yer, romantizminizi gelen tren korkuya çevirebilir, ama kahveci beni uyarmıştı “abi tren yakında geçer”. Tren geldiğinde, aşağıdaki fotoğrafta soldaki ayaktaki balkonda saklanmıştım.

Böyle güvenilir bir rehberiniz olunca köprüye çıkınca gördüğünüz yolun nereye gittiğini soruyorsunuz. Yukarıdaki fotoğrafın ortasındaki kemerden fotoğrafın çekildiği yöne bakınca arkada kaldığını gördüğüm yolu kahveciye sordum. Önce gazı verdi “abi sen motorcusun”, ve eklemeyi de ihmal etmedi “telefon çekmez, biraz virajlıdır, dikkatli ol”.

Yol hakikaten virajlı idi. Bahçesaray yolunu aratmadı. Aynı şekilde telefon çekmiyor, soracak kimse yok, ama işin kötüsü buradan ilerlemeye son anda karar verdiğim için yolu da çalışmamıştım. Yol dar, ormanlık ve dağlık arazi, kimse yok (ki çok iyi), ama motorcu da yok. Motorla geçeceklere öneririm. Birkaç kavşakta yol seçmek gerekiyor, kahveci söylemişti ama isimleri hatırlayamadığım için hep batıya dönenlerini takip ettim ve sonunda Pozantı yoluna bağlandım. Yaylanın yolu. Bizim yaylanın yolu. Memleketteyim diye otobana girmeyip eski yoldan devam ettim. Biraz önce de belirttiğim gibi yolu çalışmamıştım.

Yaklaşık Çamalan civarlarında güneye giden yola bağlandım. Eski Ankara yolu başlarda fena değildi. Fakat bir bölge var ki önce beton fabrikası (Çamalan’dan yaklaşık 20 km sonra) ve ardından asfalt fabrikası (betondan yaklaşık 5 km sonra) civarlarında birden TIR istilasına uğruyorsunuz. 18-22 lastiği bulunan bu devasa araçların beton fabrikasının (sonra da asfalt) etrafa yaydığı tozu nasıl ayağa kaldırabileceklerini hayal bile edemezsiniz. Sadece havaya kalkan toz olsa. Kalkmayanlar da yerde. Hem nereye gittiğinizi görmüyorsunuz, hem de zemin kaygan. Bir de yağmur çiseleseydi kesin durmam gerekirdi. Sanırım bu turdaki 4700 km içinde yaşadığım en büyük teklike bu idi. Motorcu dostlar yolunuzu çalışınız. Yolun geri kalanı kolaydı. Hiç vakit kaybetmeden hayatımda en fazla etkisi olan eğitim kurumuna gittim. Aslında planlarımda Yeşil Yayla da kebap yemek vardı ama, heyhat.. Her fırsatta, bu okulda ilk iki yıldan sonra babam öldüğü için burslu okuduğumu anlatırım. Robi sayesinde.

Tarsus çok değişti, küçük kasabamız bir kente dönüştü. Aldığım sayısız tartlarda(okuldan uzaklaştırma) kaldığım Cihan Palas oteli yerinde duruyor, İş Bankası da. Fakat köşedeki Yıldızlar artık yok. Çapraz köşesindeki zeytin sıkıcısı da yok. Yıldızlardan meyve suyu içerdik, Maltepe, Birinci ve Bafra sigaralarını alırdık. Benim için pek sık olmasa de paramız olduğunda Marlboro veya diğer kaçak sigaraları alırdık. Her ne kadar okulumuzda sigara içmek yasak ise de “Lounge” denilen dinlenme salonumuzda pek bir özgürce tüttürürdük, ve bazı hocalarımız bu salona yaklaşırken “danger” diye bağırırlardı. Hani yukarıda özgür irade ile başladık ya, bu iradenin gelişmesi için iyiden kötüye her yol vardı bizim okulumuzda. Bir de plak odamız vardı. “Billboard“da liste başındaki plakların tamamı bize gelirdi. Sadece o mu, bir de dillere destan kütüphanemiz vardı. Science dergisi (hala dijital üyeliğim vardır) gibi güncel ve aydınlanmacı dergilerin her sayısı güncel bir şekilde elimizdeydi. Kütüphanemin tabelasını mezun olurken uzun dönemli lease olarak yanıma almıştım. Ne iyi etmişim.

Bana bu kadar emeği geçmiş okulumu ziyaret etmeden geçmek olmaz. Kapak fotoğrafı giriş kapısından. Ben 1973 de oradan girmiştim, küçük değişikliklerle hala aynı. Önce efsane Necati ağabeyimi sordum, biliyorum artık okulda yaşıyor. 137 kez milli olan ağabeyim hem Sinan Güler in babasıdır, hem de Gürcan Ekinci ‘nin takım arkadaşı. Necati ağabey orada değilmiş, Adana’ya inmiş. Ben de mezunlar derneğine gittim. Betül abla oradaydı. Betül ablamız ben öğrenci iken idari sekreterdi. Bırakın bizi tanımayı okul numaramızı bile bilir. Benim ismin 16 Korkud’dur.

Betül ablamın kahvesini içip yola devam. Eskiden Mersin, Kleopatra kapasının hemen ötesindeydi, TOK’ a binerdiniz ve Mersin’deydiniz. Ama şimdi Tarsus-Mersin birleşmiş ve yaklaşık bir saatin biraz üzerinde bir sürede varıyorsunuz Mersin’e, Mersin Hilton ise bir 20 dakika daha. Karnım aç ve Hilton hamburgeri ile bira tek hedefim..

Her zamanki gibi kusursuz, Akdenize karşı nefis bir lezzet. Nefis bir oda verdiler ve hemen akşam için hazırlanmaya başlıyorum. Mersin odası benimle pek ilgilenmiyor. Verdikleri saatte otelden almıyorlar, hatta başkanlarına bile ulaşamıyorum, neyseki idari sekreter var. Hatırlatmam sonrasında otelden alan da kendi havasında, oturmasını bile pek bilmeyen bir meslektaşım. Fazla takılmıyorum, zira onlara bakarak meslektaşlarımı yargılayamam. Yeni seçilmişler, pek sivil toplumcu değiller ama zaman içinde durum değişir. Rüzgarın nereden eseceği belli olmaz. Odanın elinde parası varmış ve bir toplantı merkezi yapmışlar, ben de ilk konuşmacıymışım. 40-50 kişilik bir katılımla toplantıyı tamamladık ama dinleyiciler arasında Aziz Yaramış (benim doktora öğrencimdi) ve Becen Demir (Hacettepe’li)vardı. Zaman içinde ikisi ile dost olmuştuk. Abi, dediler tamam dedim(iki etmedim). Bu arada kayda geçirmekte fayda var, 6 tane lisans öğrencimle kucaklaştım. Öğrencilerimi seviyorum, öğrenciler klinikte yoğun zaman geçirdiğim dönemde beni “Korkunç Abi” olarak bilirlerdi. Hatta Antakya’lı bir öğrencim vardı, beni böyle çağırmıştı klinikte. “Çapa” tam bir okuldu, ekoldü. Çapa’yı hala özlüyorum…


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment