Antep, Urfa üzerinden

Mardin-Gaziantep yolu 340 km. Yaklaşık 6 saat. Çoğunluk bölünmüş yol ve rahat bir seyir. Yolda birkaç ıskalamak istemediğim iş var. Biri sevgili dostum Burak’ın Urfa’da yaşayan ağabeyi meslektaşımız Bahadır, Urfa müzesi ve Birecik, ve yolun sonunda da Gaziantep diş hekimleri odasının düzenlediği toplantıda konferans.

Urfa’ya kadar olan yol bölünmüş yol, kolay ama sıkıcı. Urfa’dan sonra bir süre daha bölünmüş yol, fakat sıkıcı bulunca biraz daha güneydeki alternatif ile yola devam, zaten Birecik’e girecektim, sonrasında da mahalli yollardan devam.

Önce Urfa.  Defalarca gittiğim Urfa’da bu kez Göbeklitepe planlarım içinde yok zira son 4 yılda 3 kez ziyaret ettim. İlk ziyaretimde tepkim biraz “bunlar da ne” seviyesinde olmuştu, sonrakilerde onların ne olduğunu anlayarak sindirmiştim. Ama bir küçük olayı burada anlatmadan geçmek olmaz. İlk ziyaretim öncesi Göbeklitepe’nin nasıl bulunduğunu okumuştum. Kısaca özetlemek gerekirse tarlasını süren çiftçi taşları bulunca Urfa Arkeoloji müzesine haber verir ve gelenler birkaç örnek alır, müzeye götürür. Bir süre orada dinlendirilen eserleri gören, yakınlarda kazı yapan Alman Arkeolog konuyu inceler, kazı yaptığı yerdeki buluntulara benzeyen bu parçaların bulunduğu yerde kazı izni çıkartılır ve istimlak edilerek kazı başlar. Diyebilirsiniz ki niye bunları anlattın; ilk gidişimde ören yerine girerken turnikede bekleyen görevlinin isim kartına dikkat etmiştim. Arazisi istimlak edilen çiftçi ile aynı soyadını taşıyordu. Meğerse görevli, çiftçinin yeğeni imiş. 

Göbeklitepe’de alışılmış antik kentlerde bulmayı beklediğiniz hiç bir şey yok. Buluntuların tamamı Urfa müzesinde. Neolitik çağa, yani günümüzden 11500 yıl öncesine tarihlenen ören yerinin üzeri kalıcı bir tente ile örtülmüş. Ören yeri girişinden sağda görülen platformun yakınlarına kadar servisler ile taşınıyorsunuz.

Gerek servisteyken, gerek ise kalan son 150 metreyi yürürken etrafı, coğrafyayı özellikle gözlemlemeyi ihmal etmeyiniz. Aşağıda ise tentenin gölgelerinin oynadığı oyunlar..

Bahadır ile konuştuğumda öğle yemeğine beklediğini söylemişti ama yine Mardin’den erken çıktığım için tahminimce saat 10:30 gibi orada olacaktım. Mardin’den çıkarken birinci caddenin sonuna kadar gidip, oradaki benzinciden sola dönüp yeni Mardin’in içinden batıya doğru ilerliyorsunuz.  Yeni Mardin’de bir özellik yok. Yolda da bir özellik yok. Rahat bir sürüş ile otoyolda ilerleniyor. Tam da beklediğim saatlerde Şanlıurfa’ya varıyorum ve Bahadır ile müze çıkışında buluşmak için sözleşiyoruz. Müzeyi de Göbeklitepe kadar sık gezmiştim, ama müzedeki Göbeklitepe buluntuları hem çok zengin hem de Göbeklitepe’deki T’lerin tıpkı modelleri dokunmayı ve hissetmeyi olanaklı kılıyor.

Müzenin en meşhur heykeli Urfa İnsanı. Soldaki fotoğraf iPhone 13 ile sağdaki ise Nikon D80 ile uzun pozlama ve zoom-out tekniği ile çekilmiştir.

Ama müzenin sunduğu mücevherleri Urfa İnsanı ile sınırlamak haksızlık olur. Harika heykeller var ve bunların 11000 yıl önce yapılmış olduğunu düşünmek benim aklımı iyice karıştırıyor.

Müze harika idi, ama asıl harika olan Bahadır ile müze kahvesinde içtiğim kahve idi. Ara sıra görebildiğim insanlara eğer mümkün ise vakit ayırıp “ateş alır” gibi kısa buluşmalar yapmak hem hoşuma gidiyor hem de iyi olduklarını görmek beni mutlu ediyor. 

Şanlıurfa – Gaziantep arası 150 km ve sanırım iki saatte gidebileceğim. Ama arada Birecik var ve geçen defa kapalı olan Kelaynak merkezine uğramaya kararlıyım. Birecik’e uğrayabilmek için otoyoldan çıkmam gerekiyor. Birecik Fırat kıyısında ve Fırat nehri de Urfa Antep sınırı. Sıkıcı ve özelliği olmayan bir yer. Fırat kıyısında birbirinin aynı bir sürü çirkin kebapçı var. Alkollü içki yok. Sezai’nin dediğine göre yukarılarda güzel yerler varmış ama vaktim yok. Sezai ile az sonra tanışacaksınız.

Saat 14: 00 civarında hem bir şeyler yemek hem de gerinmek için durmayı planlarken kendimi biraz kötü, acayip hissetmeye başlamıştım.  Sanki kardiyovasküler bir şeyler oluyordu. Hemen durdum, motordan indim ve kaskımı çıkardım. Biraz düzeldim ama hafif esriklik devam ediyor. Motorun göstergesine bakınca durumu anladım. Hava 46 derece ( Göstergelerin sağ üst köşesi). Kaskın ekleyeceği 5 dereceyi de dikkate alırsanız, beynim 50 küsür dereceye dayanamamış. Hemen önünde durduğum büfeden bir soğuk su alıp başımdan aşağı döküp kaskımı giyerek yaptığım şok tedavisi beni Antep’e kadar beni idare etti.

Birecik’e Kelaynak Üretme İstasyonu’nu ziyaret etmek için girmiştim. Küçük bir sergi alanı var ve kuşlar devasa bir kafes içinde tutuluyorlar. Fotoğraf çekmeye pek elverişli açı ve mesafe sağlanmamış ama eminim tesis işlevini yerine getiriyordur. Kelaynak’lara orada iyi bakıldığı yayınlarda yer alıyor. Günümüzde 83 Kelaynak varmış, 13 de yavru. Kısa moladan sonra Antep’e doğru yola devam.

Büyükşehirlerin girişleri hep can sıkıcıdır. Kalacağım oteli bildiğim için haritaya girip yolu bulmak zor olmadı. Dostum ve öğrencim Çağrı Öncel’in tavsiyesi olan Anadolu Evleri isimli otele doğru gitmeye çalışıyorum. Eski şehirde (Şahinbey) ve eski Ermeni mahallesinde olan adresi bırakın bulmayı, nerede olduğunu bile anlamak yeterince karışık. Birkaç kez otelin etrafındaki sokaklarda dolanıp, oteli bulamayınca şehrin merkezinde ve otele yakın olduğunu düşündüğüm bir noktada motoru bırakıp yürüyerek arıyorum oteli. Meğerse motoru bıraktığım binanın arkasında imiş. Otelin resepsiyonundaki nöbetçi olan Emre benimle bizzat ilgileniyor ve otelin otoparkına ulaşmamı sağlıyor. Otel eski bir Ermeni kız lisesi. Yapı taşları benim mezun olduğum lisenin “Stickler” isimli binası ile aynı. Hatta mimarisi de aynı. Aşağıda sevgili arkadaşım Ahmet Göktepe’nin 1980’lerde çekip, baskısını da kendinin yaptığı fotoğrafı referans olsun diye koyuyorum. Çok sevdiğim okulum ve onun efsanevi müdürü hakkında yazdığım yazıyı burada bulabilirisiniz. Ama şu notu da düşmeme izin verin, o yıllarda okulumuzda bir karanlık oda vardı, bu fotoğraf da orada işlenmişti. Okulumuz bize değer veriyordu, açıkçası..

Kaldığım otel eskiden Ermeni kız okulu imiş. Odalarda eski bir çok eşya var. Sanırım 12 numaralı odada kalmıştım. Odamın zamanında şarap depolamak için kullanıldığı anlatılmıştı. Aşağıda otelin ana binasını görebilirsiniz. Tıpkı benim okulum. Mezun olduğum lise gibi zamanında Gaziantep’te bir de Amerikan koleji varmış. Mr. Maynard’ın mezarı da zaten o binanın bahçesinde.

Zaman içinde bu okul kapanmış ancak binası bizim Sağlık ve Eğitim Vakfı’ na (SEV) ait olduğu için hastahane olarak SEV tarafından işletilmiş. Aşağıdaki 1910 yılına ait kartpostalda bu binayı görebilirsiniz. . O da benim okulunmlabbenzer mimariye ve yapı taşlarına sahip. Kartpostalı bir müzayededen almıştım.

Akşam meslektaşım Sezai Yıldız ve Gaziantep diş hekimleri odası yönetim kurulunun çabaları ile düzenlenen bilimsel etkinlikte biraz motor seyahatlerimden, çokça implant tedavisinde karşılaşılan sorunlardan söz ettik. Hediye ettikleri kahve takımı öylesine büyüktü ki, kargo ile gönderdim. Temizleri Sezai’den (benim sağımda)alıp aynı bavul ile geri gönderdiğim kirlilerin arasına onu da ekledim. Toplantı sonrasında Sezai ile Hışva Han da mükemmel bir akşam yemeği yedik. Sohbet derinleşince Sezai’nin bir ornitofil olduğu ortaya çıktı. Zaten doğa sporları meraklısı olan meslektaşım bir de kuş severmiş. Hatta yetiştirdiği kuşlarını yarışmalara sokuyormuş, ve ödüller alıyormuş. Aynı zamanda yamaç paraşütü meraklısı olan Sezai ilginç bir insan, başarılı bir meslektaş.

Motorla olunca gece erken bitmek zorunda zira sabah erken yola çıkmak gerekecek. Ama meraklısına bir not daha Akınal Gar lokantası mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri. Ben kardeşim Emre’den öğrenmiştim. Özellikle de Sarımsak kebabı. Her şeye rağmen otele dönerken bulunduğum mahallede yürümeden edemedim. Dar sokaklar, kireç taşı yapı taşları, geçmişin izleri. Antep’in bende düşündürdükleri Ahmet Cemal’in Istanbul için teşhisine benzemekte. Göçe yenik düşmüş, sadece günü kurtaran gereksinimler doğrultusunda büyüyen kent. Turizmden haklı beklentileri var.

Zeugma antik kenti de bu kez gitmediğim yerlerden biri. Fırat ın suları altında kalan Zeugma kenti hem yerinde ziyarete (meraklısına not, ören yerinin tüm yolları fıstık ağaçları ile donatılmış, ve müze kahvesi göl manzaralı harika bir yer) hem de şehir içindeki müzedeki mozaikleri görmek için kaçırılmaması gerek fırsat. Buranın da üzeri kalıcı tente ile örtülmüş, nefis bir ören yeri.

Gaziantep içindeki Zeugma mozaik müzesinde kapaktaki ve hemen yukarıdaki mozaiklerin yanısıra benim de konuşmalarımda kullandığım Zeus’un boğa kılığına girerek Europa’yı kaçırma sahnesini görebilirsiniz, yok yok, dijital işleri bırakın ve gidip görün.Akşam Akınal da bir tek atarsınız.

Asıl yok yok, yarın aynı enerji ile devam. Yarın yolumun 11. günü. Yüksekova dışında her yerde bir gece kaldım. Yola devam..


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment