Motora küçük bir ara. Aslında tam ara da sayılmaz. Zira 4 ay önce yaptığım gezimde geçtiğim yerleri hatırlayabilmek için aldığım notlara ve fotoğraflara bakmak zorunda kalıyorum. Hatırlayabilmek için kayıt tutmuş olmak lazım. Kayıt tutmanın bir yolu da fotoğraf çekmek. Şimdilerde cep telefonu ile şırak şırak her şey çekiliyor, ve en fazla da insanlar kendilerini çekiyorlar, beğeni toplamaya çalışıyorlar. Bu konu hakkında söylenecek çok şey olduğu için bir kenara bırakmak daha uygun. Şimdi kayıt tutmaya geri dönelim. Kaydı tutulamayan duyulardan aklıma gelen ikisi, lezzet/koku ve haz/keyif. Bir şekilde çağrıştıracak kayıtlar tutulabiliyor ama ses ve görüntü gibi bire bir kaydetmek olanaksız, en azından şimdilik.
Kapaktaki fotoğrafın ismi Yaşam. Nikon D80, 18-135 mm zoom lens ve uzun pozlama. Mayakovskaya’da çektim. Moskova’nın en romantik metro istasyonu Vladimir Mayakovsky isimli yazar/şaire ithaf edilmiş. Bir kapısından Çaykovski (kapasite 1700) konser salonuna çıkılır ki, bu benzersiz bir deneyimdir. Nikolai Rubinstein’ın kuruluşuna katkıda bulunduğu bir de Moskova Konservatuarı (1737) salonu var ki her yönde yarışırlar. Ama Большой (1740) daki ihtişam hiç birinde yok. Şimdilerde ünlü maestro Valery Gergiev tarafından yönetilen Bolşoy (büyük) balesi zaten klasman dışı, zira konser salonu değil tiyatro/opera. Zaradia (1600) konser salonu da önemlidir ama ilk ikisinin yerini hiçbiri alamaz. Meraklısına not, Zaradia’nın akustiği büyüleyici.
Kapak fotoğrafının ismi Özdemir Asaf’ın aynı adlı şiirinden geliyor.
Sanırım görmediniz;
Şimdi şuradan geçti.
Yazık görmediyseniz,
Böcek gibi güzeldi.

Düzenli Karmaşa. Nikon D80 18mm SB yapılmış.
Fotoğraf, bir anlamda zamanı durdurup tarihe not düşürdüğü gibi çekenin de dünyaya hangi gözle baktığını ortaya koyuyor. Sevdiklerini, endişelerini, zekasını ve de salaklığını..
Tıpkı resimde, müzikte olduğu gibi fotoğrafların da isimleri olması gerektiğini düşünenlerdenim. Her şeyin isminin olması/olmaması tartışmasını biraz bilirim. Ama çeken ile bakan arasında bağ kurulması ve izleyicinin bir başına kalmaması için fotoğraflarıma isim veriyorum.
Ancak kendini anlatacak kadar güçlü fotoğraf ayrı bir kategori. Sanırım o kadar iyisini henüz çekemedim. Ama çekeceğim..
Noel için kızımın yanına geldim. Kızım uzun zamandır tek başına yurt dışında yaşıyor. Ben de bir sürpriz yapmaya karar verdim, çünkü bir sohbetimizde Noel gibi günlerde kendini yalnız hissettiğini söylemişti. Bu tür yalnızlığı çok iyi anlarım zira ABD de geçirdiğim yılda Şükran Günü’nde sevgili hocam Paul Baer beni evindeki aile yemeğine davet ettiğinde çok sevinmiştim. O tarihte hemen hemen kızımın şimdiki yaşında ve muhtemelen aynı duyarlılıktaydım. Paul Baer ve karısı Claire hayatımda derin etkisi olmuş iki kişidir. Mesleğim bir yana, o zamanlar farkında olmadığım bir çok duygu ve davranışı onlardan öğrenmiş/duymuştum. Ama size sunabileceğim fotoğrafı bulamıyorum. Bulamıyorum zira iyi kayıt tutmamışım, her şeyin ötesinde kendime anlatmamışım. Evime dönünce basılı bir fotoğrafımızı olduğu yerden çıkarıp buraya ekleyeceğim.
O yemek çok eğlenceli bir yemekti. Sanırım Paul o yıllarda 60 larının ortalarındaydı, yani neredeyse bugünkü benle aynı yaşta. İngiltere’den iki teyzesi gelmişti o gün için. Hani Kraliçe Elisabeth’in yaşlılığına benzeyen, bembeyaz saçlı zayıf, zaman içinde küçülmüş iki kadın. Benim de oradaki üçüncü ayımdı sanırım. İngilizce’m daha bir Amerikan aksanına çalıyordu. Teyzelerden biri yemekte önce benimle ilgili biraz bilgi topladı sonra da ” Okyanusun diğer tarafında konuşulan o dili taklit etme, İngilizce konuş” dedi. Ben tam anlayamayınca Paul açıkladı. Teyze Amerika’da konuşulan İngilizce’nin İngilizce olmadığını düşündüğünden Amerikanca’ya okyanusun ötesinde konuşulan dil diyormuş. Paul’da ince esprileri ve takılmaları ile meşhurdu, ama teyzeler onu bile bitirmişti.
Bu blogun da amaçlarından biri hikayelerimi kendime anlatmak. Anlattıkça unuttuğum, ama unutmak istemeyeceğim ayrıntılar ortaya çıkıyor. Bir anlamda kendime konuşuyorum, yazıyorum.

iPhone 13 (Bir gün tek başına) Hampstead parkı.

Nikon D80 18-135 zoom (Pleksus)
Bu yazının burada bitmesi gerekiyor. Artık Ulusal Müze’ye gitme zamanı. Derby’li Joseph Wright’in kuşla deneyi bizi bekliyor.

Ama bitmiş yazıya bir ekleme yapmam lazım. Müzeye gittik. Her zaman şanslı olmuşumdur. Şansımıza bakınız ki süreli bir sergi için Derbi’li Joseph Wright‘in resimlerine özel bir salon açılmış. Daha önce görmediğim resimleri de orada. Sizlere bu satırları yazarken Viki den verdiğim bağlantıların Türkçe sayfalarını vermek isterdim ama ne yazık ki yok. Bu bile içinde yaşadığımız kültür hakkında ip uçları veriyor. Wright, Caravaggio’nun temellerini attığı Tenebrism’in in güçlü bir takipçisi. Hoş arada 200 yıl var. Resimleri Endüstri Devrimi’nin heyecanını yansıtıyor. Tabii resimleri okuyarak bilimin halka nasıl ulaştığının ip uçlarını izlemek mümkün.

Müzenin ardından pubları (Public House’un kısaltması) ile meşhur İngiltere’de bir tek atmadan olmaz.

Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.