Mardin günlükleri ile başlamalıyım ama hikaye çok olduğu için bu bölümde sadece Midyat (bu günlükler sabah kahvesi, öğlen dinlenmesi veya akşamüstü varış birası sırasında yazılmıştır). Tam tamına aktardığım için benden daha samimidirler.
Cizre’den Mardine’e iki yol var, biri Midyat’ın içinden diğeri güneyinden geçiyor. Yol sınıra paralel gidiyor ve bu kadar sınırda olması aslında ilgi alanıma giriyor ama kuzey yolunda olan ve yıllardır ıskaladığım Mor Gabriel beni bekliyor. Kuzeyden giden, İdil üzerinden giden yolu tercih ediyorum zira Mor Gabriel ve Elbeğendi bu sayede yolumun üzerinde olacak. Cizre-İdil yolu bildiğiniz git-gel. Dar ve yamalı bohça. İdil ilçesini duymuşunuzdur sanırım. İdil’den sonra bir miktar düzelme var ama hala motor için zor. Motorda her şey biraz daha zor çünkü bir taraftan gidiş-geliş yolun dinamiklerine dikkat etmek zorundasınız, diğer taraftan çukurlara ve yamalara. Doğru dürüst benzinci yok, durup da kahve veya çorba içmek mümkün değil. İdil sonrasında ismini hiç duymadığım bir benzinciye girmek zorunda kaldım, meyve suyu ve kahve molası. Zemini mucur olan benzincide şeftali suyu vardı, üçü bir yerde de var ama sade kahve, Türk kahvesi yok. Mucur motor için tehlikelidir, düşerseniz motoru kaldıramazsınız.


Mİdyat’a kadar yolda pek bir hareket yok. Sıkıcı ve kısmen bozuk bir yol. Midyat kasabası ise bu aralar pek bir meşhur. Biraz Süryani kültürünün hakimiyetinden, biraz bir ada gibi kendini o coğrafyanın özelliklerinden izole etmesi nedeniyle. Safranbolu’daki gözlemlerim tekrarlanıyor. Tüm dükkanlar aynı ürünün lacivertini satıyorlar. Midyat’a doğu yönünden girince eski Midyat sağda kalıyor. Civarda bol miktarda olan Kireç Taşı veya Sarı Kalker Taşı ismi verilen kolay şekillendirilebilir bir taş bölgedeki temel inşaat malzemesi. Aynı taşlar, Diyarbakır, Urfa, Kudüs, Malta, Endülüs ve hatta Pamukkale’de de var. Mardin bölgesi özelinde Yapay Akıl şunları yazıyor: “Mardin kireçtaşları, Arap Platformu üzerinde gelişmiş Tethys Okyanusu’nun sığ deniz ortamlarında çökelmiştir. Bölge, o dönemde tropikal–subtropikal iklim kuşağındaymış. Deniz sığ, sıcak, berrak ve karbonat çökelimine çok uygun bir ortammış. Mercanlar, algler, foraminiferler ve kabuklu deniz canlıları yoğun şekilde yaşarmış. Bu canlıların kalsiyum karbonat (CaCO₃) içeren kabukları, öldükten sonra deniz tabanında birikerek zamanla kireçtaşına dönüşmüş, 38-48 milyon yıl önce(dile kolay evinizin duvarı bu kadar eski bir maddeden yapılmış). Kireçtaşlarının ince kristalli, homojen yapıları, taze kesildiğinde kolay işlenebilirlikleri, hava ile temas ettiklerinde sertleşmeleri nedeniyle temel yapı malzemesine dönüşmüşler.”
Buralarda hoşuma giden şeylerden biri de bir sürü dil (Kürtçe, Arapça, Süryanice) konuşuluyor. Oldum bittim, yanımda anlamadığım bir dil konuşulduğunda hoşuma gider. Dili bilmediğim için konuşulanın ne kadar saçma olduğunu anlamak mümkün olmuyor. Ama tüm bu konuşmalar sırasında araya sıkıştırılan Türkçe kelimeler ve Türkçe’ye özgü vurgular işi iyice eğlenceli kılıyor.

Mor Gabriel, bu güzergahı seçmemin nedenlerinden biri. Otuz yıl öce terörden, 15 yıl önce ise seyahat ettiğim grubun tercihleri nedeniyle gezememiştim. Zaten yabani olan kişiliğim o seyahatte biraz daha bileylenmiş ve mümkün olan her durumda sadece bireysel veya birlikte olduğum insanla gezmeyi yeğler hale gelmiştim. Motor gezilerim için de sıklıkla sorulan sorulardan biri neden yalnız gezdiğim oluyor. Ama sağ olsun dostlarım takipte ve yalnız değil sadece tek başınayım. Soldaki resimde görülen halihazırda ibadet için kullanılan kiliseden çekildi.
Cizre’den kaçar gibi sabahın erken saatinde yola çıktığım ve yolda da durmaya değecek yer bulamadığım için Mor Gabriel ziyarete açılmadan oradaydım. Orada olmama karşın cep telefonumun pili bitmişti. Açılmasını beklediğim bir saatlik sürede motorun çantasındaki bilgisayardan telefonumu şarj ederken tembel tembel doğan güneşten motorun gölgesi ile saklanarak yarım saat kestirdim. Hayal edemeyenler için anlatmaya çalışayım. Motor giysilerinizle, hemen motorun yanına yere, toprağa, gölgeye uzanıyorsunuz ve harika bir şekerleme yapıyorsunuz. Biliyorsunuz değil mi, şekerlemenin ismi uyanınca ağızınızdaki hafif tatlı lezzetten geliyor. Uyku süresi uzarsa o tat kayboluyor.

Viki: “Mor Gabriel Manastırı MS. 397 yılında Kutsal Samuel ve öğrencisi Kutsal Simon tarafından, bir Zerdüşt tapınağının kalıntıları üzerinde inşa edilmiştir. O dönemde ünü gittikçe artmıştır: Öyle ki Roma İmparatorlarından Arcadius ve Honorius, sonra da II. Theodosius ve Bizans İmparatoru I. Anastasius mabede bağış yapmıştır. 14. yüzyılın sonlarında 140 keşiş, Timurlenk komutasındaki istilâcı Moğol ordusu tarafından öldürülmüştür. Ayrıca 1919’da, iddia edildiğine göre manastır Kürt milisler tarafından Süryani Katliamı sırasında bir kez daha saldırıya uğramış ve keşişler öldürülmüştür. Bugünkü kullanılan ismini, dönemin Turabdin Metropoliti Kutsal Gabriel’den almıştır. Mor Gabriel Manastırı, 2021yılında UNESCO tarafından Dünya Geçici Miras Listesi’ne dahil edilen Tur Abdin‘deki dokuz kilise ve manastırdan biridir.“

Yukarıda gördüğünüz uzun giriş yolundan manastıra doğru ilerlerken bir anlamda göreceklerinize de hazırlanıyorsunuz. Yukarıdaki fotoğraftaki yolun sağ ve solu ekili alanlar. Solda zeytin ağaçları var, sağ tarafı hatırlayamadım. Halen ekilebilen alanlar ile ilgili oraların bir aşireti ile davaları sürüyormuş. Sabahın o saatinde oraya benden başka iki genç geldiği için üç kişilik grubumuz huzur içinde ilerliyoruz. Daha sonra Mardin’in neredeyse içinde olan Deyrülzafaran manastırında kafile ile gezerken bu durumu bir kez daha hatırlayıp takdir ettim. Bu kalabalıklar, hele hele ancak ulaşımı kolay tarihi/turistik/ören yerlerine gelecek kadar gayret sarfedenler, hayret ve imlemlerini dile getirme şekilleri ile zaten sosyo kültürel kimliklerini açığa vuruyorlar. Bunun en açık şeklini Müzekart ile ücretsiz “bedava” girilen İstanbul Arkeoloji Müzesinde görebilirsiniz. İstanbul Arkeoloji müzesi ile ilgili ayrıca bir başlık açacağım ve politik doğruluk adına herkesin her şeye hakkının olduğu düşünülen dünyada gelinen noktayı başka bir fırsatta anlatacağım.

Manastır zaten başlı başına yapımında kullanılan taş, yaratılan geniş mekanlar ve kutsal alanların mimarisi ile etkileyici. Ulvi kavramlarla barışık olmayan benim bile aklımı neredeyse çelecekti. Sadece küçük bir grup ile gezerseniz ancak aşağıdaki gibi bir fotoğraf alabilirsiniz.

Nikon D80 35mm
Manastır biraz yalnızlık duygusu, biraz doğa (bazıları yaratan diyor) karşısında kabulleniş, biraz da cas cavlak ortada kalma duygularını yaşatttı bana. Elimde olmayarak bu ibadethaneyi ve koşulsuz inançları ile hayatta tutanların ne düşündüklerini hayal etmek zorunda hissettim. İbadethaneler etkileyici olmakla birlikte çok boyutlu düşünülmesi gereken ve başka inançları karşılaştırmalı olarak dikkate alarak düşünülmesi gereken yerler olarak, bu konuyu askıya alıyorum. Zira ülkemde inançların değerlendirmesine ve sorgulanmasına uygun zemin olmadığını düşünüyorum.

Kutsal Gabriel’den saat 11:00 gibi ayrılabildim. Buradan Midyat 25 km, ama yukarıda kısaca anlattığım Midyat’ta da ardığım kahveyi bulamayınca, yönümü Midyat’ta motordan inmeden yaptığım kısa bir gezinmeden sonra güneye çevirip Nusaybin’e doğru sürüyorum. Kısmen dağlık/tepelik yollardan Bahçebaşı ilçesine kadar alçalıyorsunuz ve orada artık Suriye karşınızda. Ama zaten güneye olan bu dönüş planlı idi. Yolda uğramam gereken bir köy vardı..
Bahçebaşı’na giden yol üzerinde sola doğru bir Elbeğendi oku var. Sekiz km yoldan sapıyorsunuz ve BOTAŞ’ın dağıtım merkezinin etrafından dolaşıp Süryanice ismi olan Kafro Tahtaytu’ya (aşağı köy anlamına geliyormuş) ulaşıyorsunuz. Köy geleneksel mimari ile geleneksel taşlardan yapılmış. Ama belli ki yeni. Yeni ama 1915 de 1990 da boşaltılan köy sakinleri Almanya/İsviçre deneyimlerinden sonra memleketlerine geri dönmüşler ve köylerini yeniden inşaa etmişler. Ve, ve tam da orada bir pizzacı var. İşin ilginç yanı köyde bir çok yerde “insanların fotoğraflarını çekmeyin” uyarıları var.


Kafro Pizza saat 12:00’de açılıyor. Ben vardığımda saat 11:00 ve içeride 20 kadar insan çalışıyor. Bana bir kahve yapabilir misiniz dediğimde özür dileyip çalışmaya devam ettiler. Eskiden rehberlik yaptığım için yöredeki tek düzgün lokantanın ne kadar yoğun olabileceğini tahmin etmeye çalışmakla birlikte içeriyi gezerken tıpkı hamburgerci gibi bölünmüş sıralarda “burada sipariş verin” tabelasını görünce şaşırmadım değil. Sipariş verdiğiniz nokta ile pizzanızı alacağınız nokta arasında kıvrılarak ilerleyen 20m var. Buradan yola çıkarak hesaplamalarıma göre 10-15 turist otobüsü geliyordur buraya. Eskiden olsa 400-600 insan ama şimdi otobüsler de büyük. Ama işin can alıcı yönü hepsi yaklaşık aynı saatte geliyor.
Neyse lafı uzatmayayım Kafro bana kahve vermeyince, pizza da yiyemeyince yola devam, önce ana yola kadar geri sonra güneye. Unutmayınız hala sabah kahvesini içebilmiş değilim. Yol kıvrılarak ovaya iniyor ve sağımda Beyazsu. Sonunda duracak yer bulmakla kalmayıp kahve de içebiliyorum. Hava kırklı dereceler, hafif acıkmaya başlamışım ama yiyecek pek bir şey yok.

Yeme iştahımı yutkunup “delete” ettikten sonra kahve ve şeftali suyu ile idare ediyorum. Yukarıda görülen sedirler Beyazsu’nun üzerine yapılmış ve altınızdan çay akıyor. Hatta bi de yüzülecek yer yapılmış ama sanırım sadece çocuklar için. Zira bölgenin kültürü herkesin bir arada yüzmesine müsait değil.
Bahçebaşı’nın 6km güneyi Nusaybin. Onun Suriye ikizi ise Kamışlı. Kamışlı iki nedenle aklımda yer etmiştir. Biri benim TAC de ağabeyim olan Haluk Kamışlı’nın hayatını daha çocukken bir trafik kazasında kaybetmesi, diğeri ise Kamışlı olayı (https://tr.wikipedia.org/wiki/Kamışlı_Olayı). Viki “Bu olay, Suriyeli Kürtler‘in ülke tarihindeki ilk isyan girişimi olarak nitelendirilmektedir.Bazı kaynaklar, 8 Mart 2004’te imzalanan ve Irak savaşı sonrasında kuzeyde federal bir Kürt devleti kurulmasını onaylayan geçici anayasanın olayları tetiklediğini öne sürmektedir” şeklinde anlatıyor.
Her şeye rağmen uygarlık yolunda, herkesin mutu olmasının hedeflendiği yolda devam.
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.