Pazar sabahı hızla soğuyan havada Pendik’teki annemin çiftliğinden yola çıktığımda gördüğüm bulutlar karşısında neredeyse dilim tutuldu. Hatta motorum ile kenara yanaşıp fotoğraf çekmek için frenlediğimde az daha düşüyordum, zira zeminin çamur olduğunu tamamen aklımdan çıkarmışım. Yola çıkarken keskin güneş ve hızla soğuyan havanın yarattığı ortamın büyüsüne çoktan kapılmıştım. Zaten varmak için değil yolda olmak için yolda olduğumdan bol bol fotoğraf çekebildim. Bulut fotoğraflarına özellikle ilgi duyarım. Biraz hafiyelik gibi gelir. Hani beklersiniz de tam istediğiniz anda deklanşöre basarsınız.

Diyeceksiniz ki başlık ile bulutların ne ilgisi var. Bilirsiniz bir laf vardır:”baktığınızı görürsünüz”. Aslında oldukça kibar bir ifade ile bakmayı bilmiyorsan göremezsin demek istiyor. Ama tersi de doğru olabilir. Algını eğitememiş isen, gördüklerin de seni yanıltacaktır. Ha, bir de nereye bakacağını bilmiyorsan durumu var ama o zaman vay haline.. Ama bulutu görünce aklım birden o dizideki uzay gemisine gitti. Belki de gördüğüm oydu, belki de bulut kimliğinde karşımdaydı!
İşte kapaktaki o bulutu gördüğümde aklım çocukluğumdaki “Uzay Yolu” TV dizisine gitti. Televizyon ile ilk tanışmam sanırım 1968-69 yılları idi, o aralar ilkokul birdeki öğretmenime aşık olduğum yıldı, neye daha fazla ilgi göstereceğime pek karar verememiştim. Yaşadığımız binanın televizyon salonuna(binanın altında yüzlerce kişilik bir salonda standart boy tüplü bir televizyon vardı) akşam iki saat yayın yapan TRT’yi izlemek için inerdik. O yıl annem ile babam Amerika’daydı (tahlilde hata olmasın diye kayıt düşüyorum babam 36, annem annem 28, anneannem 50 yaşındalarmış, ben bu satırları yazarken 63 yaşındayım). Anneannem ile her akşam izlediğimiz bu yayın sonraları 5-6 saate çıktı. Uzay yoluna geri dönelim. İnternetten öğrendiğim kadarı ile 1966-1969 arasında Amerika’da yayımlanan Uzay yolu bizde 1972 de gösterime girmiş. Ben bu ayrıntıları hatırlamıyorum, internetten öğrendim ama demek ki Diyarbakır’da izlemeye başlamışım.
Yaşamım boyunca karşılaştırmalı tarih ilgimi çekmiştir. Uzay yolu dizisinden sadece bir yıl sonra Türk Periodontoloji Derneği kurulmuş. Vizyona bakınız. Hatta hocam ile ilgili bir de mülakat serisi yapmıştım: https://www.youtube.com/watch?v=nUXXSAELmOQ. Zaman bağlamında değerlendirmek inceliğini veya entellektüelizmini bir kenara bırakıp kaba saba yorumlar yapanlara selamlar. Neyse konumuza geri dönelim.
Kaptan Kirk, Mister Spock (sanırım iki yıl önce öldü),Scotty, McCoy, Uhura (bayağı beğenirdim, sanırım 13 yaşındaydım o zaman) belli aralıklarla ekrana geldiğinde benim hayatım dururdu. Çocukken de şimdiki gibi biraz hayalperesttim. Altın kitapların tamamını okumuştum. Hangi romanı okursam o karakteri yaşardım. Bazen karakter ile öylesine özdeşleşirdim ki, pozisyonumu kaybetmemek için ikinci kez okurdum romanı. Ama çok eğlenirdim, yok yok eğlenmek değil yaşardım onları. Langelot’un maceralarını okurken (bu bir hafiye idi; yok yok hafiye değilmiş ajanmış, Önder düzeltti)(ne hoş böyle aynı şeyleri yaşamış dostların olması) kilitleri telle açmak, ses çıkarmadan yürümek, nefes almadan iki dakika durmak gibi teknikler üzerinde çalışırdım. Belki o zamanlardan kalan alışkanlık ile gördüğüm-düşündüğüm-emin olduklarımı hep ikinci kez sorgularım.
İşte Uzay Yolu ekibi: (Uhura, benimki!, arkadaki zenci)

Ve işte uzay gemisi USS Enterprise:

Ve de bulut..

Bilmeyenler için 60’lı yıllarda çekilen bu dizide cep telefonu vardı. Hem de sağdakinin neredeyse aynısı, biraz daha büyüğü, ama aynen böyle kapaklı idi. Hatta demolekülüze etme cihazı vardı ki insanı moleküllerine ayırıp başka bir konuma gönderiyordu ve bir reintegrasyon duşu ile geri döndürüyordu, yani molekülleri tekrar birleştiriyordu. Bir de beni hep etkilemiş olan kütleyi elektronlara ayırıp, elektrik şebekesi ile transfer teknolojisi vardı. O sıralarda Jules Verne’nin denizler altında 20.000 fersah ve uzay maceralarını okuduğum için tanım yerinde ise ben de uçuyordum. Uçuyordum ama babamı da kıskanıyordum, zira o gerçekten her gün uçuyordu. Hem de süpersonik (https://tr.wikipedia.org/wiki/Lockheed_F-104_Starfighter) uçuşlar yapıyordu.

Uzun lafın kısası bir bulut bana neler düşündürttü. Ama düşünürken aklıma bir de Özdemir Asaf şiiri geldi. Bu şiiri önemsiyorum zira içgörü ve durum algısının ne kadar sübjektif olduğunu ve bunun nasıl insanları uzaklaştırdığını anlatmaya çalışıyor. 1962 yılında basılmış bu kitabın ilk baskısı benim şiir kitapları koleksiyonumda yer alıyor.

Aralarından geçiyorum
Hiç kimse el-ele değil
Herkes kendine dönmüş diyorum.
Birkaçının içine bakıyorum
Hiç kimse kendisiyle barışık değil.
Herkese kendimi anlatıyorum
Kime kendimi anlatsam şaşırıyor
Kendimi kime anlatacağım şaşırıyorum
Hiçkimse ilkin kendine alışık değil.
Gördüklerinizin yarısına, duyduklarınız hiçbirine inanmadan devam,
Bakmaya, çalışmaya ve paylaşmaya devam..
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.