Yüksekova iki

Evet, Yüksekova’ya D400 yani Hakkari -Yüksekova karayolundan varıyorsunuz. Burnu halkalı kız da o yol üzerindeydi. Ama bu yol Yüksekova’ya teğet geçip 40 km sonraki Esendere sınır kapısına gidiyor. Tam benim otelimin (Elite my Garden)olduğu kavşakta D400’ü 900 ile kesen “Yüksekova High Street” veya Çarşı olarak isimlendirilen cadde var. Soldaki fotoğrafta görüldüğü gibi her şey iki dilli. Şarederiya sanırım belediye demek zira Gevere Yüksekova’nın Kürtçe adı. Ermenicesi de Kavar. Tüm bu kelimelerin anlamı ise su yolu. Zaten bir sonraki bölümde neden buranın su yolu olduğunu anlayacaksınız. 1950 rakımda 125000 nüfuslu bir ilçe. Buradaysanız veya oradaysanız da etnik kökenden bağımsız düşünmek zorundasınız. Burası tam bir su yolu.

Sağdaki haritada otel kırmızı nokta. Tam karşısındaki cadde ise Çarşı. Otele girdim, zaten motoru park edecek yeri zor bulduğum için (otelin önünde inşaat var) azıcık gergin girdiğim otelde mükemmel karşılandım. Hemen Turnisol kağıdını çıkarıp bira istedim, ve geldi. Bana üst katlarda köşe bir oda verdiler. Odam İran’a bakıyor. Ağustos’un 18’i olduğu için ve odada klima göremeyince hızla aşağıya indim, onlar da “dert etmeyiniz battaniyeniz var” dediler. Haklı çıktılar.

Saat 15:30 ‘da girdiğim otelimden hemen Cilo Doğa Severler Klübün’den Cengiz bey i aradım. Çarşı’da buluşacağız ama birbirimizin neye benzediğini biler bilmiyoruz. Bir şekilde buluştuk ve bir kahveye oturduk. Sat göllerine grup götürüyor Cengiz. Artık Cengiz, zira kolay iletişim kurulan samimi bir insan. Solda. Ayrıca da gerçek bir doğa sever. Otelde kaldığımı öğrenince hayıflandı zira dernekte de yatma olanağı varmış.

Bu gezileri normalde 10-12 kişi ile yapıyorlarmış ama o hafta sonu bir rehber eğitim programı olduğu için göller gezisine kimse baş vurmamış. Yani grup yok. Meraklısı için not en fazla öğretmenler ve memurlar bu gezilere gidiyorlarmış. Sat göllerine çıkan yolu İstanbulda incelemiştim. Hiç benim gibi büyük motorla çıkanın yorumuna rastlamamıştım. Sosyal medyada motorları ile etrafı yakanların bir kısmına ulaşmıştım ve oralara gitmediklerini hatta yaklaşmadıklarını anlamıştım. Benim motor aslında oraya çıkar, lastiklerim de uygun ama güzergah hakkında hiç bilgim yok. Bir de motoru düşürürsem yardım alabilecek biri bulunabilir mi kestiremedim (İyi ki Cengiz ile gitmişim, yolun motor için zorluk derecesi 7-8 ve saat başı araba geçiyor, yani motorla (ağırlık merkezi yere yakın ise) çıkabilirsiniz ama bir sonraki yazıyı okuyun, Cengiz ile çıkmanın zevki başka). Kısacası kahvede konuştuğumuz an için Cengiz’e mahkûmum ancak kafamın tası atana kadar. Cengiz normal fiyatın 8 katından kapıyı açtı, bana özel araç tutacaktı, sabah kahvaltısı ve öğle yemeği de olacaktı, öğlenleri bira içerim deyince ona da tamam dedi. Tabiiki bu teklif kabul görmedi, sonunda normal fiyatın 3 katına anlaştık, ama başka müşteri bulur ise onları da alacaktı. Hem motorla çıkmak zorunda kalmayacaktım, hem rehberim olacaktı, hem de elim boş dönmeyecektim. El sıkıştık ve Cengiz beni akşamki düğüne çağırdı. Aslında şimdi gitmediğime pişmanım, bir Kürt düğünü görmek isterdim. Diyarbakır’da yaşadığımız zamanlardan zılgıt çekenleri duymuştum, denemiştim, becerememiştim. Neyse Cengiz’den affımı istedim, otele döndüm.

Akşam yemeğe çıkmadan önce resepsiyona nerede yemek yiyebileceğimi ve yanında bir duble de rakı içebileceğimi sorunca D400 ün tam karşısındaki lokantayı gösterdiler. Balık-Et-Ev yemekleri gibi bir tabela ile sevmediğim bir yerde (you name it we have it) kendilerini konumlandırmışlardı ama tavsiye tavsiyedir. Aaaa daha sonra Mardin bölümünde de okuyacağınız gibi kurutulmuş patlıcandan yapılan etli dolmayı görünce siparişlerimi sıraladım. Çorba, etli bir patlıcan daha, bir de yerel dedikleri ama her yerde bulunan lavaşlı bir kebap, farkındaysanız kurt gibi açım. Siparişin sonunda bir de 20’lik rakı isteyince garson “abi rakı yok”dedi. Ama otel var dedi diyince lokantanın yakınlarda el değiştirdiğini anladım.

Tabii ki burası Gevere, rakılı yer olmayacak mı? Ama yoldan geçen birine de rakılı lokanta nerede bulunur diye sormanın acayipliğini de hissettiğim için zaten etrafta bolca bulunan Tekel dükkanlarından birine girip soruyu sordum. Yanıt şaşırtıcı idi, yokmuş.

“Ama abi şu soldaki yerde istediğiniz bulabilirsiniz” dediler. Ben de kültür kırtasiye yazan pasajdan girip merdivenlerle bir üst kata çıktım. Bildiğiniz Türkü bar. Allah’tan o gece orkestra yok. İçeride de insan az var, bana hemen cam kenarı “high street” manzaralı bir masa verdiler. High Street diyip duruyorum zira İngiliz kültüründe Çarşı anlamına geliyor. Yiyecek ne var deyince kaşarlı tost ve patates kızartması olduğunu öğreniyorum ama hedefe ulaşmak için ısrarlıyım “köfte??”. Ama nafile, başka bir şey yok, ki yağlı bir köfteye bile razıydım. Ama garson benden proaktif çıktı ve dışarıdan kavun alabileceğini söyleyince yanına bir de beyaz peynir ekleyip kızarmış ekmekle geceyi geçirmeye kabullendim. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi bina pek güven telkin etmiyor.

Zaten aslında garsonumun hayrına oradaydım. Nasıl sevimli bir insan. Bu arabaların da hikayesini ondan dinledim. Gerilimin bu kadar yüksek olduğu bir yerde denetimin de aynı oranda yüksek olması anlaşılır bir durum. Garsonumla daha neler konuştuk, bir kısmını yazmam mümkün değil ama konu mezheplere kadar indi. Son derece samimi ve bir o kadar da akıllı garsonum Viki ‘den daha faydalı bilgiler verdi.

Seyahatin akşam yemeklerinin tamamı aslında bilgisayarımla ettiğim bir flört, ya da date diyelim. Flört ün cinsiyet tanımı olmaksınızın olmayacağı için İngilice’sini seçtim. Gezmek güzel ama bir şekilde kayıt da tutmanız gerekiyor. Her şey gözünüzün önünden, aklınızdan, parmaklarınızın ucundan o kadar hızlı geçiyor ki not tutmazsanız, kayıt etmezseniz, yazamazsanız vay halinize. Şimdilerde artık daha iyiyim ama eskilerde daha az fotoğraf çekiyordum ve hatırlarım sanıyordum, ama artık cebimde taşıdığım bir deftere not alıyorum. Hem de her ayrıntıyı. Ama not alamadıklarınızı da o akşam yazmak lazım. Sıklıkla yaptığım hata gördüklerimi not alıyorum, ama düşündüklerimi almıyorum. Fotoğraflarda belgelemek için cep telefonu, kaliteli çekimler için profesyonel veya yarı profesyonel bir fotoğraf makinesi kullanıyorum. Bu teknik bilgiden sonra Yüksekova’ya devam..

Kavun, beyaz peynir, kızarmış ekmek menüsünden son derece memnun iken bardağın içindeki rakı bitti ve buz tamamen eridi. Aaaaa o da ne, eriyen buzun bıraktığı su tortulu. Hem de öyle böyle değil. Aslında gezginler bilir, bilmediğiniz, sorumlu tutamayacağınız yerde buz kullanmayınız. Tamamen boşluğuma geldi. Biraz endişelendim, sonra “amaaan detox olur” dedim fakat birden aklıma ertesi günkü Sat gölleri geldi. İshal olursam bırakın otelden çıkmayı bir sonraki gün Cizre’ye bile yola çıkamam, ki bu bir felaket olur. Haliyle garsonu çağırdım. Anlatınca “Abi dert etme kimseye bir şey olmadı, arıtmanın filtresini değiştirmeyi unutmuşlardır” dedi. Ben de “Sen buzluğa bir pet su şişesi koy, ishal olursam ilçe sağlığı gönderirim, olmazsam yarın akşam ben bir daha gelirim, ama kavun soğuk olsun “deyip ayrıldım.

Ayrıldım ama içim biraz ikircikli. Fakat sağlamımdır, bana bir şey olmaz: Yine de gece biraz “Yüksekova by night” yapmaya karar verdim. Çarşı caddesi üzeri bildiğiniz döner bizim işimiz veya onların Kürtçe karşılıkları olan kelimelerle fark yaratmaya çalışan dükkanlarla dolu ama, ama bakın cevhere. İran a 40km mesafedeyiz ve karşımda Şarlo bar. Tabii ki hemen girdim, içeride birkaç çift var, yiyecekler yine tost ve patates kızartması. Karşıladılar: “Abi bira”, “yes”. Barın iç dekorasyonu, müşteriler için hazırlanan düzen harika.

İyi ki Yüksekova’ya gitmişim. Sadece doğa merakım nedeniyle değil, ki onu bir sonraki bölümde anlatacağım. Anlatılanın ötesinde kendi gözlerimle her şeyin ne kadar insani olduğuna tanık olmak ve ülkemi keşfetmek bende İstanbul’un zedelediği güveni yerine getirdi. Bir sonrakinde Şemdinli, oranın doğası daha da etkileyici imiş. Ama hikayelerden anladığım daha yeşil fakat Yüksekova gibi yüksek değil.

Abone olmayı ihmal etmeyin.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment