Birrr..

Biliyor musunuz, sadece yazmayı sevdiğim için ve unutmamak için yazıyorum. Yazmak dönülmez bir eylem. Aslında öyle demek istememiştim demeniz mümkün değil zira dediniz. O nedenle yazdığım mesleki kitaplarım ve şimdilerde bu güncelerim benim kök salmamı sağlıyor. Nerede filan diye kurcalamayın. Biraz da benzerlerini yapacaklara ilham vermek amacındayım.

Yüksekova deyince aklıma sadece yukarıdaki tipte arabalar geliyor. Yüksekova High Street’de (2km lik bir cadde), çarşı denilen kent merkezinde bu ve benzeri araçlar sürekli turluyorlardı. Daha sonra garsonuma (bir sonraki bölümde ayrıntısını anlatacağım) sorduğumda “polistir onlar”dedi. Küçücük bir açıklama, “onlar polis” değil ama “polistir onlar”. Sanırım bir Kürtçe’nin gramerinden kaynaklanan fark. Önce tabii ki inanmadım ama aynı plakaların hem de başkent plakalarının sürekli dönmesi açıkçası beni de düşündürdü..

Son söylenecek kısmını başta söyleyeyim, harika bir deneyimdi. Belki bir çok insanın aklından geçipte gitmediği yerdeydim, ve hala memleketimdeydim. Ama izin verirseniz kaldığım yer olan Van’dan devam edeyim.

Bir gün önce Van’a vardığımda Bahçesaray yolunun virajlardan yorgun düştüğüm için hiç halim yoktu ve Urartu müzesini sabaha bırakmıştım. Sabah kalkınca da zaten asıl önemli parçaların Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde olduğunu okuyup yola çıktım. Hani sanmayınız ki her yaptığından emin olan insanlardanım. Van’dan çıkarken bile aklımda binbir düşünce ama şemsiye, zaten burdaydım.. Şehir merkezine doğru giderken önümde aşağıdaki araç var. Neredeyse her şeyi özetliyor. Zaten araba arkası yazıları koleksiyonum olduğu ve benim de gittiğim yönde olduğu için takip ediyorum ama bir türlü kırmızıda durup da fotoğrafını çekemedim. Bu özgüvenin 50 de biri olsaydı bende farklı bir şey olurdum.

Son olarak bu kavşakta durduğumda eldivenlerimi çıkarıp fotoğraf alamadığım için benim yönümde olmasa da takip ettim. Sonunda bir kavşakta yakaladım ve ülkemizdeki düşünce sistemini anlatan araba arkası yazısının fotoğrafını çekebildim ama artık ancak navigasyon ile şehirden çıkabilecektim. Tam olarak nerede olduğumu anlayabilmeniz için soldaki fotoğrafa bakınız. Arkadaki dağlar, veya aralarındaki geçitler beni bekliyor.

Van’dan çıkar çıkmaz zaten tepelere tırmanıyorsunuz. Bir gece önce tanıştığım motorcudan yakınlarda bir tepeden geçen karayolu olduğunu duyduğum için de haritalardan baktım ve Kurubaş geçidinden geçmeye karar verdim. Takipçilerimden Levent Koralp (Antalya’da periodontoloji uzmanı) sağdaki ekran görüntüsünü almış. 1700 m’de olan Van şehrinden birden 500 m yükseliyorsunuz. Ama bu Anadolu’da sürpriz değil. Tabii ki zirvede fotoğrafı aldım. Bu arada meraklısına bilgi etrafta “düzensiz göçmenler” için yapılmış barınma tesisleri var. Bu düzensiz göçmenlik bana hep “politically correct” kavramını hatırlatır.

Lafı uzatmanın anlamı yok, bir süre sonra Van’ın güneyinden (Gevaş) gelen ana yolla birleşiyorsunuz. Buraya kadar yollar makul. Güvenli ve düzgün. Gürpınar’dan 15 dakika sonra sizi Zernek Baraj gölü karşılıyor. Önce fazla ilgimi çekmedi zira bir sürü balık çiftliği vardı, daha sonra çiftlikler bitince tıpkı Almus barajında olduğu gibi gözüme çok fotojenik göründü. Ancak eğimli yoldayım ve düzgün fotoğraf makinemi alabilmek için motordan inemem lazım, ama el freni zaten bozulmuştu, tutmuyordu. Onu Tatvan-Van arasında gerilmişken iken bırakmadan motoru kullandığım anda bozmuştum. Motor meraklıları için not: frenler elektronik ve hidrolik ama el freni mekanik. Unutunca sıyırıyorsunuz. Motoru geri kaydırarak bir yere yaslamam lazım. Ara sıra (15 dakikada bir) araba geçtiği için ve birilerinin bana yardım edebileceğini düşündüğüm için düşme riskini alıp denedim ve oldu. Artık inip gerçek makinemle (D80) ile fotoğraf çekebilecektim.

Yukarıdaki fotoğraf bana Almus’ta çektiğim soldaki fotoğrafı hatırlattı. İkisinde de aynı ritim var. Acaba insan kendini tekrarlamaktan hiç mi sıkılıyor diye düşünmeden edemedim.

Ama aşağıdaki farklı ritme de bakınız. Tüm sınırlar yumuşamış ve pürüzsüz hale gelmiş. Sanki yaşamlarımızda da olmasını isteyebileceğimiz kıvamdalar. Sanki bir nü, ki düşününce gerçekten nü, fakat doğanın çıplaklğı.. Ama aynı kıvrımlar ve aynı yumuşaklık, aynı sadelik..

Diyeceksiniz ki orada bunu mu düşündün. Yanıtım evet, zira o kadar kusursuz ki, uçan kuş yok, insan yok, böcek yok. Sanki hiç bir şey yok. Neyse yola devam, ve önümde Hoşab. Tabela Hoşab yazdığı için öyle kullandım, Viki Hoşap yazıyor. https://tr.wikipedia.org/wiki/Hoşap_Kalesi.

Orada bir de komik olay geçti başımdan. Kale yolun hemen arkasında ama kaleye çıkış yolu işaretlenmemiş. Turist otobüsleri için bir çıkış yolu var. Ama zaten oradaki kahvenin önünde durmuş olduğum için motoru bırakıp yürümeye karar verdim, öncesinde de bir kahve içmek istedim, bana sormadan kahve şekerli geldi. Ses etmedim, içtim kahveyi ve İlhan’dan yol tarifini aldım. Aslında hemen arkadaydı ama çıkış yolu pek belirgin değildi.

Tam yolu kestiremeyince 8-10 yaşlarındaki bir kız çocuğuna hangi yönden gitmem gerektiğini sordum. O da az ilerden soldan çıkın dedi. İlk yol ayrımında ben soldan gidince kalenin etrafında bir tur atıp neredeyse aynı yerde bu defa geri dönen kızla tekrar karşılaştım. Senin solun neresi diye sordum. Sağ kolunu kaldırınca ikimiz de gülüştük. Ama sonunda kaleye kısmen de olsa çıktım.

Kısmen çıktım, zira kale restorasyonda, bu nedenle ziyaret için Kaymakam’lıktan izin almanız gerekiyor. Gerekçesi taş düşme riski. Zaten bilirsiniz devletimiz hep bizim iyiliğimizi düşünür..

Kale nehir kıyısında ve doğuya giden yol üzerinde. Anlaşılacağı üzere zamanında stratejik bir konumda imiş 1600 lü yıllarda. Özellikle iç kalelere geçen yollar ve ana kapısı etkileyici. Cümle anlamsız oldu, bilmeyenler için iç içe 3 kale var orada. Sonuçta, görevli tüm çalımlarıma rağmen beni iç kaleye sokmadı, çünkü iznim yoktu.

Ben de fazla kasmadım durumu. Motoru park ettiğim yerdeki kahveden beri zaten 45 dakika yürümüştüm, geri döndüm. Kahveciye anlatınca “abi hay Allah, keşke benim adımı verseydin” dedi ama sen kaymakam mısın diye sormadım İlhan’a. İkinci kahve de şeker durumunu sordu, “abi kusura bakma” dedi ve sadece onun parasını aldı. Bir de şeftali içmiştim. İyi ki de içmişim..

Doğu’daki bu yollarda durup dinlenecek pek bir yer yok, hatta yakıt alabileceğiniz adını duyduğunuz bir istasyon bile az bulunuyor. Bu nedenle ismi tanıdık her benzinciden yakıt alıyorsunuz. Öyle Opet istemem Shell olsun filan yok. Neyse ki kasaba giriş veya çıkışlarında genellikle bilindik markalar oluyor. Ama yiyecek bir şey arıyorsanız daha da zor. Hoşaptan 50 km sonra içtiğim mercimek çorbası (kahvaltı yerine) o kadar etkileyiciydi ki dört ay mercimek bile görmek istemedim. Aç acına ilerlerken ve sadece su içip yol alırken sonunda bir şey yeme dürtüsü o kadar ağır bastı ki, yoldaki köylerden birindeki bakkaldan kavun aldım. Biraz da geçkin kavunu cerrahi bir yöntem ile açtım. Biz cerrahide trepanizasyon diyoruz ama Türkçesi kapak açmak.

Soldaki selfiden sonra yanımdaki tek kesici alet olan kamp çakısı ile kapağı çıkardım. Kavun 30 derece, çakı görünüyor, akar su yok, yani hiç bir yerinize bulaştırmamamınız lazım zira elinizi bile yıkayamazsınız. Dikkatlice yenecek yerleri ayırıp, içindeki çürük suyu döküp sıvı, şeker ve çiğneme gereksiniminizi karşılıyorsunuz. Yahu, bir kavun ancak bu kadar lezzetli olabilir..

Hakkari yolunda ilerlerken (D975) Bağışlı yakınlarında sola dönüyorsunuz (D400), bu Hakkari-Esendere-İran yolu. Zaten İran kapısı(Esendere) 40 km uzakta. Döndükten hemen sonra geçilen viyadük sizi yapımı 15 yıl süren tünele götürüyor. Hatırladığım kadarı ile 800 metre civarı. Tünel yapımının bilinçli olarak uzatıldığı anlatılıyor Yüksekova’da, ama gördüklerinin yarısına, duyduklarının hiçbirine inanma felsefesi ile fazla kulak asmıyorum. Yüksekova kent çöplüğüne kadar ve orayı geçtikten sonraki ilk 5 km boyunca yol tehlikeli. Hem virajlı, geliş gidişli, ama asıl sorun zemin bozuk ve İran yönünde seyreden ağır vasıtalar var. Bir süre sonra yol geniş ve bölünmüş oluyor ve uçsuz bucaksız bir düzlükle 1950 metre rakımlı Yüksekovaya giriyor. Sağda Shell’de durup yakıt alıyorum, ve burnunda halka olan kız kasada bana kahve teklif ediyor. Yüksekova’da Hilton var ama iki ay öncesinde tamamen dolu olduğu için Elite My Garden Otel’de ayırttığım yere gidiyorum.

Daha yeni başladık Yüksekova’ya, bir sonraki bölümde Sat göllerini anlatacağım..


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

One thought on “Birrr..

  1. Van, Tatvan, Zernek Baraj Gölü, Yüksekova ve Hoşap Kalesi’ni senin gözünden görmek ve okumak gerçekten çok keyifliydi. Fotoğraflarınla ve anlatımınla oradaymışım gibi hissettim. Bu rotayı motosikletle deneyimlemek eminim çok daha büyüleyicidir. Kalemin de yolun gibi açık olsun, yeni yazılarını dört gözle bekliyorum!

    Liked by 1 person

Leave a comment