Küçük bir ara-Trakya

Küçük bir ara, zira son Edirne seyahatimin arada kaynamasını istemedim. Kayıtlara geçmeli. Rahmetli Çapa’dan eski öğrencimiz Prof. Dr. Bülend İnanç uzmanlık jürisine Ekim başında çağırınca büyük bir zevkle kabul ettim. Bülend ile ortak çok yönümüz var. Çapa’lıyız, isimlerimiz D ile bitiyor, arkeolojiye meraklıyız, rehberlik yapmışız ve gereksiz her şeyi merak ediyoruz. Bu görüşmemizde Oscar Wilde’ın bir sözünü TR’ye çevirmeye çalıştık: “It is what you read when you don’t have to that determines what you will be when you can’t help it”. Çevirisi karmaşık, benim önerim: Okumak zorunda olmadığınız ama okuduğunuz şeyler bir gün ister istemez sizin ne olacağınızı belirleyecektir, YZ da “Okumak zorunda olmadığınız ama okuduğunuz şeyler, bir gün istemeseniz de kim olacağınızı belirler” diyor.

Havanın yağışlı olacağını görünce biraz da sevindim zira motor ile yağmur deneyimimi artırmam lazım. Bu nedenle Edirne programını biraz uzattım. Yine bir eski öğrencim olan Dr. Çağrı Öncel (had safhada her şeye meraklı, benden çok okur, ama okuduğunu anlar da, klasik müzikte yarışırız, gerçek bir Anadolusever) bana Karanlık Köy’den söz etmişti ve bende merak uyanmıştı. Eşinin (o da öğrencimizdi) Trakya’lı olması nedeni ile oraları iyi bilir. Ama bilmediği yer de azdır. Bir de dostum Prof. Dr. Hakan Hanımoğlu benim için aynı tarihlerde Demirköy’de olacak. Hepsi bir araya gelince 4 günlük program oldu.

Motorsiklete aşina olmayanlar için küçük bir not. Yağmurun yeni yağmaya başlaması veya sadece ıslatacak kadar yağmış olması en tehlikeli ortamı oluşturuyor. Uzun uzun yağan yağmurdan korkmaya gerek yok, hele lastikleriniz bakımlı ve biraz ısınmış ise tutuculukları iyi oluyor. Motorsikletin frenleri ancak motor dik konumdayken güvenlidir. Zeminle açı yapmaya başlayınca tehlike başlıyor, bir de zemin hafif ıslak ise tehlike 10 kat büyüyor. Yerdeki boyalar, yeraltı kanallarının metal kapakları tehlikeyi bir 10 kat daha artırıyor. Deneyim de ancak yağmurda süre süre kazanılıyor. O nedenle Trakya hafta sonu iyi bir deneyim oldu, zira hep ahmak ıslatan yağdı.

Biraz da fotoğraf tarafından söz edeyim. Gökyüzünü çok severim ve sayısız gökyüzü fotoğrafım vardır. Hele mevsim dönümlerinde ve denizden makul bir mesafe uzaksanız gökyüzünün güzelliğine doymak mümkün olmaz. Yukarıdaki iki fotoğraf arasında dakikalar var. Ama bu hasadı alınmış tarlalar ve gökyüzü baştan çıkarıcı. Zaten yağmur toplayan havalarda bu görüntüler daha da belirgin oluyor.

Trakya Üniversitesi’ndeki sınavlar mükemmeldi. Bülend öğrencilerini güzel yetiştirmiş, çocuklar da hakkını vermiş. Ama sınavdan sonra beni yol bekliyordu. Saat de geç olduğu için doğrudan Kırklareli’ne gidip orada kalmaya karar verdim. Yukarıdaki fotoğraflar da o yoldan. Kırklareli’nde Lozengrad otelinde kaldım. Hani konfor palas, merkez otel veya otel Kırklareli olsa iyi ama ismi Lozengrad. Meğer Kırklarelinin Bulgar dilindeki ismiymiş. Çok fazla Bulgar müşterileri varmış. Hemen Turnisol kağıdını çıkardım ve nerede içkili lokanta var diye sorunca bana meyhaneler caddesini tavsiye ettiler. Gürdallar eski bir işletme imiş. Ama Gürdallar’a gitmeden önce Kırklareli High Street de bir boy göstermek istedim. Kara Umur bey caddesi her kasaba veya şehirdeki caddelerden farklı değil. Kebapçılar, lahmacuncular, plastikçiler, telefoncular, pastaneler ve giysi satan dükkanlar çirkinliği. Ama işe bak müzik duyuluyor bir yerden: https://youtu.be/-vOuJA4kRz0 Amcalar, bir kısmı ile yaşıtım hatta, eğleniyorlar, hem de katalizör olmadan. Müzik onların eğlencesi. Önce izin aldım sonra kaydettim. Biri daha geldi izin istedi ama yoldan geçenler için anlayabildiğim kadarı gündelik bir durum zira biraz müziğe uygun dansvari yürüyorlar sonra normal yürüyüşlerine devam ediyorlar. Neyse Gürdallar’ı buldum. Sınırlı ama makul lezzette mezeler, basit ama samimi bir yer. Köfte zaten “default”, balık istiyorsanız komşu balıkçıdan sizin için alınıyor, rakı istiyorsanız karşıdaki Tekel’den. Tam aradığım yer. Bu arada az Tiki iseniz Kırklareli’nde Dessera bağ evi (https://desserabagevi.com) de var. Odalar fena değil, daha önce kalmıştım ama adında şarap olan her yer gibi anlamsız pahallı. Bu kez de gittim Lozengrad’dan önce, yüzüme bakmadılar, çok yoğunlarmış. Daha önce yoğun olmadıklarında gittiğimde odama şarap göndermişlerdi. Vasat şarapları var, ancak ikinci el fıçı kullandıkları için o yoğun ve keskin meşe tadı olmuyor. Ben severim o tadı ama sevmeyenler de var.

Neyse Kırklareli’nde çok zaman harcadık, sabah kahvaltı öncesi yola çıktım, hedefim Kadıköy üzerinden

Dereköy ve Şükrüpaşa. Gördüğünüz gibi Şükrüpaşa Armutveren arası sınıra paralel. Sınırları severim. Hayatımdaki insanların da sınırlarını zorladığımı biliyorum ama sınırları zorlamak güzeldir. Neyse bu kez sınırlar beni zorladı, zira Kadıköy-Koruköy arasındaki orman yolunu (toprak zemin, yangın veya köy için açılan yol) yağmur altında 1 saatte geçebildim. Sadece 14 km. Motor ve lastikler uygun olmayınca çamur işleri karmaşık hale getirdi. Tam sabrımın sonuna geldiğimde Kuzulu köyüne ulaştım. Öyle kahve filan yok. Yağmur altında sigara içen iki köylüye yolu sorduğumda köylüler abi asfalt tepenin ardında dediler. Tepenin ardı 6 km imiş. Onlara da ayrı söylendim(aslında söylenmenin bir tık ötesiydi) ama asfalta çıkınca pek de memnun oldum.

Bu tür “middle of no where” veya ıssız yollarda gitmenin bir heyecanı var. Öncelikle bitirebileceğinizi tahmin ediyorsunuz, ya da hissediyorsunuz. Yoksa hiç kalkışmıyorsunuz. Bir aksilik olur ise teknoloji ile yolunuzu bulabileceğinizi düşünüyorsunuz. Aslında iş öyle değil zira bir sonraki Tatvan-Van yazımı okuyun, elimdeki teknoloji işe yaramadı. Fakat kendi özelimde şu rahatlığım var her zaman, her şeyi gittiği yere kadar zorlarım, motor işinde de son nokta motoru ve bilgisayar dışında her şeyi bırakıp yakınlarda bulabildiğim bir yerleşime nasılsa yürüyeceğime olan güvenim. Tabii buna hazırlıklı olmalısınız. Kendi sınırlarım içinde 4 saat kesintisiz yürüyebileceğimi test ettim. Bu süre 20-24 km ye denk geliyor ki, bizim ülkemizde bu mesafede ikinci bir yerleşim bulunabiliyor. Günde ortalama 8 km yürümeye özen gösteriyorum. Yolculuk öncesi bunu 10 km’ye çıkarıyorum.

Koruköy-Dereköy arası 4/4 lük bölünmüş asfalt. Dereköy’de Bulgaristan’a açılan üç sınır sınır kapısından biri var. Yoldaki çizgiler ve işaretlemeler de çok güzel. Ama Karanlık köy üzerinden Demirköy’e ulaşmak için bölünmüş yoldan ayrılıp yeniden köy yollarına sapıyorum. Asfalttan ayrıldıktan hemen 4 km sonra Dereköy içine geliyorsunuz(yukarıdaki harita) ve tabela sizi sağ döndürüyor. Hem kahve içmek hem de yol durumunu anlamak için durup köşedeki kahveye giriyorum. Hava ahmakları ıslatıyor.

Bundan sonrası biraz teatral. Merhaba diyerek girdiğim kahvede 8-10 kişi var. Kahveci olduğunu sandığım kişiye kahve var mı diye sordum. O da var dedi. Sade bir kahve rica edince ben yapmam dedi. Ben de kim yapacak diye sordum. Gir kendin yap deyince az şaşırdım ama onu da kırmadım. Dışarıda ahmak ıslatan bir yağmur, zaten durmam gerekiyor, acelem de yok, eğlence çıktı diye için için de seviniyorum. Tezgahın arkasına geçtim ama kahve ve cezveyi ararken, kahveci sandığım adam yardımıma geldi. Ve herşeyini yerini gösterdi.

iPhone 13

Görüntünün görüntüsü olan yukarıdaki fotoğrafı planlamadan çekmiştim. Aynadan cep telefonumdaki görüntü bile görünüyor. Bu tür yansıma resimlerine özel ilgim var. En ünlülerinden bir Londra’da ulusal galeride bulunan Jan Van Eyck in evlenme isimli resmi (1434). Yani resim 491 yıl önce yapılmış. Dikkatsiz gözler arkadaki dairesel bombeli aynada çiftin yansımasını kaçırabilirler. Benim fotoğrafta da dikkatsizce aynayı kadraja sokmuş olmam görsel kaliteye katkıda bulunmuş. Onu bir kenara bırakın su kazanının altındaki odunlara bakınız.

Kahve pek güzel pişiyordu, ama bu arada masalardan birinde sohbet eden adamları da dinliyorumdum. Konuşan sigarayı bırakmanın sağlığa zararlı olduğunu anlatırken örnek olarak Kadir amcasını verdi. Kadir amcası sigarayı bırakınca ölmüş. Sanırım adamcağız sigara içemeyecek kadar hastalanmış ve bir süre sonra çizginin öte yanına geçmiş. Ama kahvem çok güzel olmuştu. Lütfen aşağıda soldaki fotoğrafa dikkatli bakınız.

iPhone 13

Kahvemi alıp kahveci sandığım adamın yanına oturdum, afiyetle içerken biraz da sohbet ettik. İzni ile çektiğim fotoğraftan sonra borcumu öğrenmek istedim. O da Trakyalı aksanı ile “kendi yaptığın kahveye para mı verilir be yaa” dedi. Yolun asfalt olduğunu da öğrenmiştim bu arada. Ayı da yokmuş. Ahmak ıslatan, asfaltı ıslatıp çekilmişti.

Demirköy’e kadar yol geçtiğim en güzel yollardan biri idi. Ormanlık alanda sık sık orman işletmesinin kestiği ağaçların istiflendiği yerlerde yaprak ve çamur yolu biraz kaygan yapsa da (Çağrı uyarmıştı) sınıra paralel, kıvrım kıvrım yolda ilerlemek harika bir histi. Sadece karnım aç ve hiçbir köyde yiyecek bir şey bulamıyorum. Armutveren’den az sonra Karanlık köyden de geçiyorum. Aslında genç nüfusun başka yerlere çalışmaya gittiği, yaşlıların da öle öle tükendiği köy hakkında cin-hayalet ekseninde hikayeler de uydurulmuş.

Ama yoldaki renklere ve kokulara doymak mümkün değil. Tepelerin aralarında kıvrıla kıvrıla süzülüyorsunuz. Ara sıra yağmur, ara sıra güneş yüzünü gösteriyor. Tam yamaç paraşütünün süzülmesi gibi.

Kısa bir süre sonra Demirköy’e 30km mesafedeki Dupnisa mağarasına ulaşıyorum. Oldukça büyük ve güzel ışıklandırılmış mağaranın girişinde yine aynı görüntü. Kötü kötü ve hepsi birbirinin aynı hediyelik eşya tezgahları, bal, pekmez ve diğer köy ürünleri. Ne bekliyordun diye soracak olursanız, yanıtım Hüseyin the Locksmith! Ama mağaradaki o kalker tabakaları kafanıza vura vura doğanın yenilmezliğini hatırlatıyordu.

Hakan da motor meraklısı, ama gezi değil yarış tipi motorları seviyor. Demirköy’de buluşup İğneada’ya günü batırıp balık yemeye gittik. Yazların bitimlerindeki dinginlik sürekli hareketli olan yüreğime aslında iyi bile gelmekte.

Doğa bu kadar verici iken bakın insanın yaptığına. Aşağıda bu yolculuktan dönerken İstanbul girişinde gerçekle yüzleşmemi görüyorsunuz. Gerçekten bunu mu hak ediyorum diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Bu kadar ara yeter bir sonraki yazıda Tatvan-Van arasındayız. Abone olmayı ihmal etmeyin.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment