Ahlat -Tatvan-Nemrut Krater Gölü

Ahlat ismi Ermenice Խլաթ (Khlat) kelimesinden evrilmiş ancak Viki daha fazla ayrıntı vermiyor. Kürtçe’de ise Xelat olarak geçiyormuş. Ahlat Selçuklu Mezarlığı Orta Çağ dönemine ait dünyanın en büyük Türk-İslam mezarlığı bugün bir açık hava müzesi niteliğinde ve UNESCO Dünya Mirası geçici Listesi’ndeymiş.

210 dönümlük alanda 8200 mezar olduğu yazılıyor. Yabancı dildeki Viki daha önce aynı yerde olan Hristiyan mezarlığın tamamen tahrip edildiğini ve yerine bu mezarlığın yapıldığını yazarken TR Viki de bu bilgi yok. Yaklaşık 1300 lü yıllara uzanan mezarlığa Ermenilerin, Rojekilerin, Dilmaçoğullarının, Saltukluların, Ahlatşahların, Mervânîlerin, Bedlîslilerin, Eyyubilerin, Selçukluların ve nihayetinde Osmanlıların, üst üste gömüldüğü belirtiliyor. Aklıma Mersin mezarlığı geliyor, Aynı mezarlık içinde her dinden insanın yer aldığı mezarlık.

Müzenin en güzel tarafı taşlara dokunabiliyorsunuz, hissedebiliyorsunuz, bir ağaç altında oturup hayallere dalabiliyorsunuz. İşte bu karga da beni hayallere sürükledi. Ortalama ömürleri 15-20 yıl olan bu ötücü kuşların zekaları 7 yaşındaki bir insana eşdeğermiş. Corvus ailesine saksağanlar (Saksağan deyince Rossini’nin hırsız saksağanı aklıma gelir_ meraklıları üvertürü buradan dinleyebilir https://www.youtube.com/watch?v=zPZZz0X7pQk) ve kuzgunlar da giriyor ve geleceğe dair plan yapabiliyorlarmış. Örneğin bir sincap da yiyeceğini saklayabilecek akla sahipken, sakladığı yeri unutuyormuş ancak karga unutmuyormuş. Bin yılı aşkındır ölü olan bu insanların arasında dolaşırken yukarıdaki karganın geçmişine bakarak ne düşündüğünü pek merak ettim.

Ahlat aklımda derin bir yer etti. Unutamayacağım bir deneyimdi ama gün bitecek devam etmeliyim. Ancak Ahlat’a gidecekler için hatırlatma, ana yoldaki müze açık değil, Adilcevaz yönündeki ilk kavşaktan sola dönün, orada bir girişi daha var.

Sırada Nemrut krater gölü var. Önce Tatvan’a gidip oradan yukarı çıkacağım.Aslında Ahlat tarafından da bir yolu varmış ancak bozuk olduğu için tavsiye edilmedi. Geldiğim yoldan önce Tatvan oradan krater.

Tatvan yolunda bir benzincide baktım 30 civarı motor var, hemen girdim, zira neredeyse ilk defa bu yolculukta motorla gezenlerle karşılacaktım. Meğerse genç polisler eğitimdelermiş, Ankara’dan gelmişler, eğitimlerinin bir parçası olarak oradalarmış. Sohbet motorlardan güzergaha kaydı, onlar Ağrı’ya gidiyorlarmış. Yarım saat kadar sohbet ettikten sonra, iyi niyet temennileriyle ayrıldık.

Saat 16:00 gibi Tatvan’a (rakım 1690m) varabildim ve hemen 2247m yükseklikteki ve 12km2 yüzey alanına sahip Nemrut krater gölüne tırmanmaya başladım. Yolun ilk 3-4 km asfalt, arada bozuk toprak zeminler var ama Arnavut kaldırımına dönüyor son 8 km. İkisi büyük toplam 5 gölden bu oluşan bu kaldera Türkiye’nin en büyük krater gölü. Aşağıdaki fotoğrafın kaynağı Viki.

Göl alanına yaklaşınca bir güvenlik kontrolü var. Gayet kibar bir jandarma göl havzasına girişlerin 17:30 da biteceğini, saat 17:00 olduğu için çok oyalanmamamı rica etti. Yukarıdaki fotoğrafta saat 13:00 yönünde bu kontrol noktası var ancak o nokta gölü görmüyor. Kontrolu geçtikten yaklaşık 3 km sonra göl görünüyor ki tahminime göre 4 km kadar kalmıştı sahile. Neyse tepeden alçalarak göle yaklaşırken karşımdan gelen bir araç selektör yapmaya başladı. Aslında alışkınım bu duruma, motorcuları ya severler ve selam verirler, ki öyle hissediyorsanız karşılık vermelisiniz veya üzerine sürüp sıkıştırırlar. Neyse ben de yanıt verdim. Ama karşımdaki ısrarla selektör yapmaya devam edince yakınında durdum. Bir motorcu refleksi. Kimsenin temas mesafesi kadar yakınında durmamalısınız. Aranızda, en azından kaçabilecek mesafe bulundurmalısınız. Şoför camını açtı “abi ben de motorcuyum, 2’km aşağıda suya giden 4 ayı var, birinin de yavrusu var’ deyince kalpten teşekkürlerimi bildirip aşağıdaki kareyi alıp daracık Arnavut kaldırımı yolda bütün motorculuk becerilerimi gösterip geri döndüm. Motoru çevirmeyi başarınca aşağıdaki kareyi çekmeyi ihmal etmedim..

Sadece bu fotoğraf bile değerdi. Ama ayı korkum nedeniyle neleri kaçırdığımı hiç bilemeyeceğim. Yaşamda da bizi korkular yönetiyor olmasın sakın! Yanında yavrusu olan ayı tehlikelidir.. En çok da Pülümür dağ oteli yolunda korkumuştum. Neyse ki ayılara kendimi kaptırmadım ve Tatvan’daki Kardelen otelime döndüm. Vasat bir otel, konumu merkezi, odalar temiz. Bir anlamda benim açımdan bir Turnisol kağıdına dönen soruyu resepsiyona yönelttim: ” Burada içkili lokanta var mı?” Sanırım yanıtı tahmin ediyorsunuzdur. Tavsiye Migros’tan istediğiniz alabilirsiniz, göl kenarında içebilirsiniz!

Tatvan’da gün batımı. Çok da romantik ve etkileyici. Diğer taraftan gölün kenarındaki kordonda sıra sıra kötü müzikler çalan, beyaz floresan lambaları ile aydınlatılmış ve neon lambaları ile renklendirilmiş pleksiglas panolarda menüsü olan yerler var. Kordon göl tarafında yüksekliği 50cm olan bir duvar ile sınırlandırılmış. Gürültüden uzak bir yerlerde, duvara oturup sırtımı kasabaya döndüm ve göle bakarak biramı yudumlarken duvarın göl tarafında çekilen suların altından çıkan içki şişeleri, bira kutuları sosyal ikiyüzlülüğün kanıtları olarak sırıtıyordu. Erzincan Kemaliye’de yol kenarı aynı kutular ve şişelerle dolu idi. Daha sonra Cizre’de ve neredeyse istisnasız her kasabada aynı tablo. Her şey mübah, içki dışında..

Gündelik konuşmalarımızda dalga geçtiğimiz durumun bizzat Kendisi High Street Tatvan’da karşıma çıktı:

Aynı bina, aynı ürünleri satıyorlar, hani yeseydi girip soracaktım sorun neydi diye. Bu ne vazgeçilmez bir uzlaşmazlık kültürü. Anlaşılacağı gibi eski olanı sağdaki zira 1979’dan beri yazmış. Hiç olmazsa since yazmamış. O kelimeye de başka bir zaman geleceğim. Tüylerimi diken eden bir kelime. Ama yeni açan da Altılar’ın isminden nemalanabilmek uğruna ismiden vaz geçememiş, yakın akrabalar muhtemelen. Hani yediler deyip hem dalga geçmek hem de markayı ileriye taşımayı aklına bile getirmemiş. Ben olsam 15’li derdim. Türküsü de hazır, ama hakkında kopartılan fırtınaları (https://tr.wikipedia.org/wiki/Hey_Onbeşli#:~:text=Sözlerdeki%20%22onbeşli%22%20vurgusundan%20ötürü%20I,müziği%20haline%20geldiği%20iddia%20edilmiştir.) okursanız 16 ya terfi ederdiniz.

Tatvan ana cadde tahmin edebileceğiniz gibi dönerciler, lahmacuncular, kuruyemişçiler, telefoncular ile dolu. Neredeyse farklı bir ürün satan yer yok.

Hemen arka sokakta bir lahmacuncuya girdim ve resimde gösterilen lahmacunu sipariş ettim. Gelen ile resimdeki arasında gram alaka olmayınca ben bunu yemem diye kalktım ve ödeme yapmadım. Adam koştu arkamdan “abi parası”. Oğlum resimdeki ile bunun alakası yok deyince “abi o reklam” dedi. Sizce ne demeliydim. Kendi salaklığıma güldüm, 150 Lira’ya resimdeki alabileceğimi sanmıştım. Dilli kaşarlı tost Nişantaşı’nda 250 Lira. Ben de 100 Tl verip aslında bu aslına 150 deyince oğlan boş verdi.

Neyse, herşeyin istediğim gibi olmayabileceğini bilecek yaşta olduğum için erken yatıp, sabaha hazırlanmaya karar verdim. Zira Van’a gitmenin 3 yolu var. Tatvan’dan demiryollarının gemisine binip gidebilirsiniz. Ahlat yolu üzerinde iskele, öncelik tren vagonlarına veriliyor ama motorlara her zaman yer var. Kalkma saatleri batıdan gelen trenin varmasına bağlı. Hiç dakik değil. İkinci yol kıyıdan giden yol.

Bölünmüş olan kıyı yolunu seçmek yerine Kardelen otelinin ve Van’lı rehber Engin beyin önerdiği, doğa ve “gerçek” doğu Anadolu yolunda karar vermiştim.

Garantici olduğum için bu yolu enine boyuna araştırmıştım.Motorla geçmiş üç kişilik bir ekibin YT’da videosunu görmüştüm. Çok kötü değildi, sadece zor idi. Önce girdiğim için kendime çok söylendim, sonra da iyi ki geçmişim dedim. Bu arada haritada Nurs’tan sonra Ulubeyli’ye kadar olan yola dikkat ediniz.

Bu hikayeyi anlatacağım ama bir sonraki bölümde. Abone olmayı unutmayınız.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment