Durun Çekiyorum!

MMM 2. Ayak Sinop

Fotoğrafın zamanı dondurması ve görüntüyü ortamdan, bağlamdan, şartlardan soyutlaması bir taraftan kaydedilene bağımsız bir kimlik kazandırırken, diğer taraftan zamansız yapıyor. Zaten fotoğrafta kimlik veren de görsele zaman, bağlam ve ortam kazandırabilecek çekimler yapmak. Yukarıdaki ritm, ve ters ışık fotoğrafı kendi başına fena değil ama bu koşulları yakalamıyor. Kendi kendini anlatamayan bu tür fotoğraflara isim koymanın bu nedenle zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Bu fotoğraf Sinop kuzey sahilinde çekildi.. Sinop’u bilmeyenler için aşağıya bir havadan kent görüntüsü koyuyorum. Kalan birkaç Sinop evi zamanında şehrin ne kadar güzel olduğunun ip uçlarını veriyor. Nasıl olup da böylesine vurdumduymaz bir kültür geliştirmişiz, inanmak güç. İkide bir lafı atalara, Osmanlılara, hatta Asya’dan gelen Türk kavimlerine getirenler tüm şehirlerin yapboz tahtasına dönmesine nasıl olup ve neden alet oldular. Aslında hepimiz bal gibi nedenini biliyoruz. Bu açgözlülüğü gelecek kaygısı ile haklı çıkarmaya çalışmak da cabası..

Türk Hava Kurumu’ndan aldığım bu fotoğrafta gördüğünüz o ince boyun bölgesinde meşhur Sinop Cezaevi var, şimdilerde müze. Trafik o noktadan yarımadaya doğru tek yönde akıyor ve günün her saatinde tıkalı. Boynun hemen sağında görülen mendirek limanı gösteriyor ve mendireğe bakan sahil Sinop’un piyasası. Konunun başlığında kullandığım fotoğraf ise boyun bölgesinde solda kalan kumsal. Resimde aşağılara doğru geldikçe daha güzel plajlar ve tesisler yer alıyor. Fotoğrafta sağ taraf güneydoğuyu gösteriyor.

Üzerine cevizli sosu koyunca mantının adı burada “Sinop Mantısı” oluyor. Mamalika, Keşkek gibi başka yemekler de var ama tatmadığım için yorum yapamayacağım.

Sabahattin Ali’nin de 10 ay kaldığı cezaevi üç yanı deniz olan ve tarihî  Sinop kalesi duvarlarının içerisinde yer almaktadır. Kale yaklaşık 4000 yıl önce Kaşkalar (Hititler döneminde göçebe bir kavim) tarafından yapılmıştır. Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişlerdir. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına dayanmaktadır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindandan söz etmiştir.

Ama hapishanenin asıl ününü artıran mahkumları. Zaten içi gezildiğinde bu geçici misafirlere atıflar var. Nazım Hikmet’in de orada kaldığı rivayet ediliyor ama kesin bir kanıt bulamadım. Diğer taraftan Kerim Korcan, Osman Deniz, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Refi Cevat, Burhan Felek, Hüseyin Hilmi, Osman Cemal Kaygılı, Zekeriya Sertel’in kaldığı biliniyor. Kaçabilen tek kişinin ise Tosyalı Emin Aladağ isimli katil olduğu iddia ediliyor. Zamanında Anadolu’nun Alcatraz’ı olarak anılıyormuş. 1999 yılında kapatılmış, müzeye çevrilmiş ve 2020 de restorasyon çalışmaları başlamış. Aşağıda da Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinde yazdığı söylenen ve en azından dalgaların sesi açısından kuvvetle muhtemel olan bu şiir bu sene yitirdiğimiz Edip Akbayram tarafından (https://www.youtube.com/watch?v=o6PZsAitVCc) bağlantıda dinleyebileceğiniz şarkıda kullanılmıştır. Gerçekten de cezaevinin konumu her iki yönden dalga seslerinin duyulmasına çok müsait. Neyse lafı uzatmayalım ve “Aldırma Gönül” ya da “Hapishane Şarkısı” nın sözlerine yer bırakalım..

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma

Sinop günümüze kadar hep ana akımın dışında siyasi görüşlere sahip olmuş. Sanki bu nedenle cezalandırılmış ve o güzelim evlerinin yerine çirkin binalar dikilmiş. Bir de güzel konumu var ki rüzgarın geliş yönüne göre her zaman sakin bir taraf var, veya dalga var. Sinop’lular için son derece önemli çünkü deniz onların sosyal yaşamının bir parçası. Elbette mutfağın da..

Viki’ye bakılırsa, şehrin isminin kökeni açısından iki hikaye mevcut. Viki’nin aktardığı kadarıyla “bir söylentiye göre kent adını bir Amazon’ dan almıştır. Bir başka söylenceye göreyse, kenti eski Yunan’da Irmak Tanrısı Asopos’un su perisi kızlarından Sinope kurmuştur. Söylenceler, MÖ 5-3. yıllara tarihlenmektedir ve aynı döneme ait kent sikkeleri üstünde Sinope’nin başı görülmektedir. Hangi söylence benimsenirse benimsesin, kentin kurucusunun Sinope olduğu kesindir. Ancak, Sinope bir su perisi ise, kentin Yunan kolonicilerce; Amazon ise; Anadolu’nun yerli halklarınca kurulmuş olması gerekir. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon ise, kentin kurucusu olarak, Argonot’lardan Teselyalı Autolykos’u göstermekte ve onun kenti ele geçirerek bir Yunan kolonisi kurduğu yazmaktadır. “Kentin ele geçirilmesi” kavramı, kolonileştirmeden önce, kentte yerli bir halkın yaşandığını ortaya koymaktadır. Strabon’un sözünü ettiği gelişmeden sonra, Sinope kenti MÖ 7. yıllarında bir kez Miletuslularca kolonileştirilmiştir.”

Motorsiklet gezilerinin en iyi taraflarından biri normal hayatımda göstermediğim disipline sıkı sıkıya bağlı kalmak. Bunlardan biri sabahları güneşten az sonra uyanmak ve yola çıkmak. Kimsenin olmadığı saatte sokaklarda-yollarda olmak şehir-yol ile baş başa kalmak gerçek bir huzur ortamı yaratıyor..

Motor gezilerinin en iyi taraflarından biri Normal hayatımda göstermediğim disipline sıkı sıkıya bağlı kalmak. Aslında bir zorluk da olabiliyor. Sabah güneşten az sonra uyanıyorsunuz ve sıklıkla o saatlerde kahvaltı olmadığı için en azından birkaç saat aç kalıyorsunuz. Tahmin ettiğiniz gibi zor bir şey de değil. Hatta çok keyifi de diyebilirim. Kimsenin olmadığı saatte sokaklarda-yollarda olmak şehir-yol ile baş başa kalmak olduğu için ortam daha verimli değerlendiriliyor.

Tabii motor üzerinde olunca varmaktan ziyade yolda olmayı hedeflediğim için ana yoldan sapmak için her fırsatı değerlendirmekten geri kalmıyorum. Tam Sinop çıkısında bir tabela: Hamsilos. Öğrendiğim kadarı ile asıl ismi Hamsalos. Aşağıda gördüğünüz Akliman’dan geçilerek gidiliyor. Bir kez daha Viki’ye gidiyorum:

“Yaygın olarak fiyord olduğu bilinse de, Türkiye’de buzullar deniz seviyesine kadar inmediğinden mümkün değildir. Buzul zamanında Türkiye’deki vadi buzulları dağ zirvelerinden ancak 2200 m aşağıya kadar ulaşabilmiştir. Deveci Deresi son buzul döneminde alçalan deniz seviyesine kadar yatağını aşındırmıştır. Hamsilos, buzul devri sonrasında yükselen deniz sularının dere ağzını basmasıyla oluşan ria tipi kıyıdır.”

Böylece Sinop’tan ayrılıyorum, bir gece önceki Karadeniz’den gelen rüzgarı ve o güzel Mezgit’i unutmayacağım. Unutmayacağım ve sonraki şehirlerde tekrar tekrar düşüneceğim gerçek ise ülkemde geçmişin hoyratça harcanışıdır, ve her şeyin kentsel mimarinin bile dinsel temalara bağlanmış olmasıdır.


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment