Artık dönüş yolu, ama durunuz biraz sıkıntı var
Tunceli’den erkenden ayrılıp dönüş yoluna geçiyorum. Malatya üzerinden dönmektense kuzeyden Erzincan ve Tokat üzerinden döneceğim. Son akşam yemekte bile bunun hesabını yaptım. Hesap karışık zira Bolu tüneli kapalı olduğu için o yolu kullanmayacağım. Ankara-Eskişehir-Bursa üzerinden, ama Ankara’da kalarak Yalova’dan feribota bineceğim. Yorulunca farkında olmadan aceleci oluyorum, hiç olmazsa yorgun olduğum anlarda feribotta olurum ve kendimi tehlikeye atmam diye düşünüyorum. Ama bu kadar ilerilere bakmadan önce Pülümür de kalacağım, Erzincan’da Gürcan hoca ile tanışacağım ve Tokat’ta Veli beyi ziyaret edeceğim. Asıl dönüş yolunun heyecanı onlar.
Sabah erkenden çıktım yola. Pülümür yolu aynı zamanda Tunceli-Erzincan yolu. Dersim’i Viki’den okuyanlar bilirler Dersim tanımı Tunceli’nin tamamı ile Erzincan’ın bir kısmını, hatta kuzey Elazığ’ın bir kısmını ve batı Bingöl’ün bir kısmını da içerir. Bir söylenceye göre dağlık alan anlamına gelirmiş. Çok da yerinde, Türkçe pop hele hele saykodelik rok hiç hoşuma gitmez ama “dağlar dağlar” ı mırıldanıyorum. Neyse Erzincan yolu kalabalık, sabah erken saat olmasın rağmen öyle ayı tehlikesi falan yok. Tüneller, tüneller..


Heyelan ve düşen taşlar ciddi sorun ama karayolları elinden geleni yapıyor.
Bir de yolda ağlayan kaya diye bir yerde topraktan çıkan su var ama gözeleri gören için önemsiz bir yer. Sadece kışın çekilen donmuş fotoğrafları ilginç, onu internette bulursunuz. Ancak kendi çektiğim fotoğrafı biraz hayal gücümü kullanıp yorumlayınca ortaya farklı bir çehre çıktı.. Sarı kutuya bakınız, demek ki sadece ayı değil Maccaca Mulata da var buralarda.. Kendisi olmasa bile silueti. Hatırlarsınız Kemaliye doğa tarihi müzesinde Anadolu Parsı’nın derisi vardı. Bu güzel dağlar sadece bize değil daha bir çok canlıya ev sahipliği yapıyor.

Ayı işareti yok, tehlikesi yok. Gayet sorunsuz Pülümür’e ulaştım, hatta yolda bir plajda yüzdüm bile, bakınız bendeki güvene, Pülümür’e ulaştıktan sonra önce kasabanın içinde bir tur attım, alışılagelmiş insan eliyle çirkinleştirilmiş ve kimliksiz bir kasaba, otelimi sordum. Aaa, o Tunceli yolunda Jandarma kontrol noktasından dönülüp gidiliyor dediler. Beş km geriye dönmem gerekiyormuş. Tabii ki geri döndüm, aynı Jandarma bana “abi bir şey mi unuttun” dedi, ben de oteli söyleyince şu yönde gideceksin dedi ve ekledi, “yol biraz bozuktur”.


Bana bozuk yol komaz diye içimden geçirip gösterdiği yöne döndüm. Sağdaki haritada D885 deki nokta döndüğüm yeri gösteriyor. Saat 11:30 civarı ve askere bu saatte ayı olur mu diye sordum. Abi bu saatte olmaz ama sen yine de dikkatli ol deyince Şiyar’ı arayıp anlık konumumu açtığımı bildirdim. Şiyar da benden ne çekti. Bu arada aklıma geldi, ama belki yazmıştım, bir kez daha yazayım, Şİyar’a bir temiz bavulu göndermiştim. Sağ olsun, bavulumu aldı, yoldaki kirlilerimi o bavula koyup temizlerimi aldım ve pırıl pırıl yoldayım. Şiyar da bavulu geri gönderdi. Parfümüm, Terre’m bile yanımda. Ama ayılar Terre’nin konusunu severler mi bilemedim. 20 yaşımdan beri traş sonrası parfümümü unutsam mutlaka eve geri dönerim, herhalde buraya gelirken geleneğimi bozacak değildim. Neyse yine konu karıştı, ama zaten hiçbiri önemli değil. Önemli olan önümde bozuk 17km yol var.

Yol böyle başlıyor. Bir Western filmi gibi, sanki ilerideki köşe dönülünce kızılderililer veya ayılar, en iyi ihtimalle Ontario Kurtları çıkacak karşıma. Kendi kendime de mırıldanıyorum, “bu yol mu bozuk” diye. Yaklaşık 5km gittikten sonra Jandarmanın ne dediği açıklık kazandı.

Bu fotoğraf dönüş yolunda çekildi. Giderken çekecek halim yoktu.En azından moral açısından. Ayrımda durup seçeneklerimi düşündüm. Asfalttan geri dönüp Pülümür’de yatmak, yani hafif yenilmiş olmak veya yola devam etmek. Ayılar ve Ontario Kurtları ile karşılaşmak. İşin kötüsü cep sinyali yok, soracak kimse yok. Nasıl olsa yaban hayvanlarının su saati değil deyip yola devam etmeye karar verdi. Bir de şanslı olmama güvendim. Gerçekten de süper şanslı bir insanımdır. Kullandığım motor mıcır yol için fazla ağır ama lastiklerim bu yola uygun, yola çıkarken değiştirmiştim. Ama bu yolda motoru düşürürsem mutlaka bir yardımcıya ihtiyacım olacak.Tabii içimden Siyar’a da söyleniyorum. Ama haksızlık etmemek lazım, motor kullanmayan biri mıcır yolun motor için ne anlama geldiğini nereden bilsin. Önceden uyarmam lazımdı. Neyse yol çoklukla çıkış olduğu için daha güvenli, ama bir de dönüşü var. Aklımdan dönüş hesapları da yapıyorum. Tam konumunuzu bilmeyince ve ne zaman varacağınızı hesaplayamayınca yol uzuyor da uzuyor. Durup dağlara bakıyorum ama motordan inemiyorum, motorun ayağını koyamıyorum. Motor yatarsa ben de yatarım. Bu dağlar ne kadar güzel. Şiyar’a söylene söylene yola devam, ama Şiyar da o kadar tatlı bir insan ki sadece kendi kendime söyleniyorum. Bu gibi durumlarda aklı başında düşünene kadar bir günah keçisi bulma iyidir, geriliminizi boşaltır. Otele sonunda vardım. Otelin fotoğrafını bile çekemeyecek haleti ruhiyede olduğum için resmi yok ama güzel bir otel. İnternetten buldum bir fotoğraf.

İlk tatsızlık resepsiyonistin rezervasyonum olmadığı bilgisi ile başladı. Ardından bu sorun aşıldı, “bana bir oda bulundu”, ama 1000/100 biliyorum ki Şiyar bu rezervasyonu atlamamıştır. Odama eşlik edildi ve hafif gergin, az kızgın , çokça boşalmış bir şekilde odaya girdim. Saat 14:00. Güzel ve geniş bir oda, istinat duvarına bakıyor, kliması yok, batı yönünde, cam açık olmak zorunda. Kendi kendime Courchevel’de değilsin uyu geçer dedim ve duş aldıktan sonra uyudum. 15:30 da fan gürültüsü ve kızarma için aşırı ısıtılan ayçiçek yağı kokusu ile uyandım. Aaaa, baksanıza odanın hemen altından mutfak havalandırması çalışıyor. Camı kapasam sıcak, açsam koku. Bir an için tutukluk yaptım, ama beni tanıyanlar bilirler karar değiştirmekte fazla tereddüt etmem, eşyalarımı topladım ve doğru resepsiyona. Hesabımı rica ettim, Şiyar’ı aradım, onu da üzmek istemem ama birinin beni takip etmesi lazım yolda, olmadı Gürcan Hocayı arayacağım. Şiyar duruma müdehale etti, iyi bir odaya alındım, vadi manzaralı (istinata bakmayan), termal havuza girdim, akşam yemeğimi yedim ama sorun hala orada, mıcır yol. Hayatımda ilk defa kuru fasulye ile bira içtim. Hem de birkaç tane. Dördüncüdeyken baktım bir grup geldi. Eee grup varsa rehber vardır. Rehberi bulup sabah kaçta çıkacaklarını öğrendim. Ne de olsa eski rehberim, konuya oradan girip önce bir dayanışma ortamı oluşturdum, sonra da planlarımı onların ayrılış saatine göre yaptım.
Ama tipik bir takıntılı olarak ertesi gün o yolu güvenle nasıl döneceğim diye çalışmalarımı da sürdürdüm. Akşam yemekten sonra yolun ileri tarafına yürüdüm ve karşılaştığım çoban ile ayıları konuştuk. Tam da internetten öğrendiğim gibi, yanında yavrusu yoksa sorun yok. Peki ya varsa!
Sabah 6:00 da önce motorun zincirini yağlayıp temizledim. Motor çok da ağır olduğu için böyle bir işi yapmadan önce tüm çantaları söküp motoru orta ayağa almanız gerekiyor. Hani burada şart mı diye sorsanız yanıt “yoooo”, sadece grubun şoförünü beklerken her şey yolundaymış görüntüsü veriyorum. Sabah daha kargalar bkunu yememiş, Sayir sporda, bana yazıyor, abi birini göndereyim mi. Ona da fazla yüklendim, “yok koçum” diyorum ve kuyruk dik zinciri yağlıyorum. Şoför geldi, hırt değil, tatlı bir insan. Kalkacağı saati sordum, biraz oyalanmasını rica ettim ve kaygımı anlattım. O da ayılardan korkma bir şey yapmazlar, sadece çok ses çıkart onlar korkar dedi. Ayrılırken görüşmek üzere deyince, “ben de umarım bir daha görüşmeyiz, zira görüşebilmemiz için benim düşmüş olmama lazım” dedim ve ikimiz de gülmeye başladık.
Tek bir tehlike yaşadım dönüşte, o da ayı değildi. Mıcır yolda bir Orman Genel Müdürlüğü aracı ile karşı karşıya kaldım. Usta şoförmüş bana çarpmadı, tamamen benim hatamdı, onun şeridinden gidiyordum. Taa aşağıya Tunceli- Erzincan karayoluna çıktığımda hani inip asfaltı öpsem yeri idi. Aynı Jandarma, aynı yerde: ” Abi merhaba”.
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.