Ve nihayet Tunceli, iyi ve güzel;
Evet artık Tunceli’ye gireceğim sonunda. Dört saatlik bir yol. Rüya gibi, çocukluğumdan beri duyduğum Çemişgezek ve Hozat ilçelerinde geçeceğim. Buzu para ile satan otelden tabii ki kahvaltıyı beklemeden 6:30 da ayrılıp nefis bir yoldan (başlangıçta nefis geliyor ama virajlar yüzünden ortalama hız 30) Tunceli’ye doğru yola koyuldum.


Kemaliye’ye son bakış. Malatya yolunda ilerliyorum, hızla tepelere tırmanan dar yolun her iki tarafı atılmış bira kutuları ile dolu. Aklıma dünkü Tekel’deki “çok şükür” geliyor. Bu iki yüzlülük devam ettikçe arınamayacağız. Divriği ve buradaki insanlar turistlerin konaklamamasından şikayetçiler ama “acaba neden konaklamıyorlar” diye soran sanırım az. Benim gibi gezenler akşam yemek yiyecek güzel bir yer, farklı yemekler ve yanında bir bardak şarap veya içki isteyecektir. O yöresel yemekler geyiğinin de bir kenara bırakılmasında fayda olacak sanırım. Elbette her bölge mercimek çorbasını kendi bildiği şekilde yapar ama mercimek çorbası mercimek çorbasıdır. İçine bulgur ekleyince yöresel lezzete dönüşmez, sadece bulgurlu mercimek çorbası olur. Neyse, son çektiğim resimde taş ocağına benzeyen çirkin 7-8 katlı TOKİ konutlarına bir kez daha bakarak Divriği’de Erdemir çalışanları için yıllar önce yapılan coğrafya ile uyumlu 3 katlık konutlar aklıma geldi. Sevgili Çağrı’da bu gözlemimi okuyunca şunları satırları yazmıştı: “Diğer aklıma gelen şeyde Zonguldak, orayı da görmelisiniz, Divriği ile ilgili Cumhuriyetin o bölgedeki katkılarını anlatırken Zonguldak’ı düşündüm, tabi orada önce bir Fransız madenci kolonisi var, ve onların yaşam tarzına imrenen Zonguldak eşrafı, hafta sonları balolar, sinema vs. Bunları da Nahit Sırrı Örik’in nefis bir kitabı var Kıskanmak’da okuyabilirsiniz.
Milas’ta da Macar ustaların İngiliz madenciler için yaptığı evler, Muğla hükümet konağı da aklıma gelenler arasında..” Geçmişi okumayınca gelecek hayal oluyor.
Madem Kemaliye’de dağları kazıyorsunuz neden doğa ve Kemaliye ile uyumlu bir yapı tarzı kullanmıyorsunuz. Burada neyse demek mümkün ama neyse kabul içeriyor..

Yol kısa ama virajlar ve virajlar, bazılarını tek rakamlı bir hızla dönüyorum. Birinde motoru düşürür gibi oldum. Saat 8:00 daha ne bir araba ne de bir hayvan gördüm. Akbaba bile yok üzerimde. Bu arada yakıt lambası da yanmaya başladı. Çemişgezek’e ne kadar var bilemiyorum. Km tabelası, internet vs yok. Hoş yola çıkmadan baktığımda, Google ilk benzin istasyonunu Hozat’ta göstermişti. Çemişgezek’te de olacağını umuyorum zira Hozat’ı öğrenmeden önce Çemişgezek’i biliyordum. Yolun zaten yolun sürülebilir alanı 2m genişliğinde. Ama tarif edilmez bir keyif. Güneş henüz çok yatay geliyor ve tepeler sıklıkla gölge oyunları yapıyor. Motor sürme zorluğu 5 civarında, Malatya ayrımına kadar otobüs geçebilirmiş, geçiyor da zaten, hem de yolun ortasından süren şoförler. Karşıdan birinin gelebileceği olasılığını düşünemeyen sürücüler. Ama düşünemiyor değiller, bu konuyu denetlemesi gerekenlerin laçkalığından.



Vali Recep Yazıcıoğlu (valiliği sırasında devlet memurlarına siz halkın hizmetisinizdesiniz diye ayar veren insan) köprüsü ile Fırat’ın karşı tarafına geçiyorum, artık otobüs korkusu kalmıyor. Çemişgezek’e kadar sadece bir araba geldi karşıdan. Sürekli çıkış ve iniş. Bana kalırsa tüm seyahatimin en keyifli parkuru idi. Canlı konumum açık, Gürcan Hoca takipte. Her on dakikada bir durup fotoğraf çekiyorum, bazı fotoğraflar neredeyse birbirlerinin aynıları ama her görüşümde büyüleniyorum. Rüya gibi.
Veeeeeee….

Yine bir Fırat kolunun üzerinden geçerek Tunceli’ye giriyorum. Dersim ile ilgili özellikle de kelime kökenini okuyabileceğiniz bir de kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Dersim Yaklaşık “Coğrafya bakımından doğudan kısmen Peri Suyu, kuzeyden Munzur Sıradağları, batıdan Fırat Nehri, güneyden Murat Nehri ile çevirilir. Yönetim birimleri bakımından Dersim’in sınırları, kuzeyde Erzincan ilinin merkez ve Kemah ilçeleri ile kuzeydoğuda Erzurum ilinin Tercan ilçesi, kısmen Elâzığ ilinin Palu ilçesi, Bingöl ilinin Kiğı ilçesi, batıda Erzincan ilinin Kemaliye ilçesi, Malatya ilinin Arapgir ilçesi, güneyde kısmen Elâzığ ilinin Palu ve merkez ve Keban ilçeleri ile birleşir. Yüz ölçümü yaklaşık 10.000 kilometrekareymiş. (Tunceli ilinin yüz ölçümü ise 7.774 kilometrekaredir.) Dersim’in eski sınırlarının doğuda Varto’dan kuzeyde İmranlı ve Zara’ya, batıda ise Malatya’ya kadar geniş bir coğrafyayı kapsadığına dair iddialar da mevcuttur” sınırları da burada anlatıldığı gibi olmakla birlikte Doğu Dersim ve Batı dersim olarak da ayıranlar varmış. Tabii işin bir de siyasi tarih tarafı var. Kendi adıma yapıcı olmak için her şeyi hatırlarsam bir yere varabileceğimi sanmadığımdan, bazı ayrıntıları çift taraflı yok saymanın geleceğin önünü açtığını düşünürüm. Bireysel düzlemde de..
Çemişkezek nerede bilmiyorum, benzin ışığı göz kırpıyor ama hala 70 km gidebileceğimi biliyorum. Artık tırmanma zamanı. Nehrin kıyısından dik bir şekilde tepelere çıktıkça hafif hafif hem bitki örtüsü değişiyor hem de hava değişiyor.

Fırat’a son selam. Artık yüksek bir platodayım, ve usul usul alçalmaya başlıyorum. Bu da dolaylı el selfisi, aşağıda Fırat.

Resmi büyütüp bakarsanız saat 2-3 yönlerinde Keban baraj gölünü görebilirsiniz. GSM sinyali geri geldi, Çemişgezek uzakta değil. Birkaç tepe sonra karşıma çıkacak. Çemişgezek’e girer girmez kahvaltı edecek yer soruşturuyorum. Açım, aç. Konuştuğum bir dükkan sahibi aynen şöyle dedi “abi senin anladığın gibi kahvaltı burada olmaz ama Kale lokantasına gidersen çorbası güzeldir”.

Camda lezzetin kalesi yazıyor, ama içeri girince başka bir kale dikkat çekiyor. Bir kaç Atatürk fotoğrafı var ama boydan olan fotoğraflardan birinde CHP’nin de rozeti olan Atatürk fotoğrafı özellikle dikkat çekiyor. Kapıda karşılayan ahçı-sahip vs, “Günaydın” ile selamladı. Ben de Kale’ye oturdum. Öyle “yerel lezzet” filan olmayan gerçek mercimek çorbası ile yerel siyaset ve Tunceli sohbeti başladı. Bu ilçenin belediye başkanı 2. kez AKP’li imiş. Sanırım Tunceli’de tek örnek. İkinci çorbanın parasını almak istemeyince “bak durumum iyi, alırsan daha fazla mutlu olurum” deyince hem güldük, hem de yanaklarımdan öptü. Artık benzinci arıyorum. Tercihen Opet, olmadı Shell.
Çemişgezekten çıkmamdan az sonra karşımda bir lezzet fırtınası:

İki de çoban köpeği eşlik ediyor, o nedenle birini kaçırıp yeme fikrini bir kenara bıraktım. Önce güneye Elazığ yönünde ilerleyen yol bir süre sonra doğuya ve kuzeye doğru kıvrılarak Erzincan’a doğru ilerliyorum. Dağlar, tepeler.. Yol giderek yükseliyor, günün ortası ama sıcaklık yüksek değil ve karşımda Hozat. Hozat Erzincan yolu, hem iyi, hem güzel, hem de panoramik. İyice yükseldikten sonra, o da ne: Aaaaaaaaa Munzur sıra dağları. Önümdeki tepeler ile karşıdaki sıra dağlar arasında Ovacık var, sıra dağların arkası ise Erzincan. İlerleyeceğim yol fotoğrafın ortasında görülüyor. Pırıl pırıl, temiz bir hava. Sanki derin nefis alıp içimde saklayabilecekmişim gibi tekrar tekrar soluyorum. Aklıma Beatles’ın kutulanarak satılan oda havası geldi. Epey aradım ama bu gereksiz bilgiyi nereden hatırladığımı bulamadım.

İki bulutu dağların tepesinde şapka gibi görünce aklıma Rene Magritte bulutları geldi.

Artık Ovacık’a doğru alçalmaya devam ediyorum, ve közde çay gözleme tabelaları artıyor. Gurultular da artıyor midemden. Bu arada aklımdan yemek tarifleri geçiyor. Yıllar önce Semadirek adasında erik soslu keçi yemiştim. Sanırım onu çekti canım. Yanında da Boğazkere üzümünden bir de şarap. Sere Raye isimli tabela durmama neden oldu zira ne anlama geldiğini merak etmiştim. Kürtçe olduğunu düşünmeme rağmen Zazaca olduğunu öğrendim. Erdal Çetinkaya düzeltti beni. Buz gibi bir çeşme vardı önünde. Şu fotoğraftaki adam yanıma gelip “buyur abi” dedi. Amanın, adamın gözlerine bak…………………….

Yine Can Yücel’in betimlemesi geldi aklıma; cıvıl cıvıldı gözleri yeni dağılmış ilkokul gibi. Ama artık buraya en azından şiirin bir kısmını almalıyım. Şiirin ismi de “bir numaralı halk düşmanı”
..onlar yedi benim başımı
bigün bile yaşatmam o itleri ama
şükretsinler gene kafakâğıdımı kaybettim
ah bir kafa-kağıdım olsa
ben bilirim yapacağımı
adamın gözleri bir bursa bıçağıydı
çıkardım cebimden nüfus kâğıdımı
tutuşturdum eline
cıvıl cıvıldı gözleri
yeni dağılmış bir ilkokul gibi
işte böyle dedim reis bey, başınızı ağrıtmayayım
yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım
biliyorum suçluyum razıyım cezama, çalmadım öldürmedim ama
daha kötüsünü yaptım
na’aptım biliyor musunuz reis bey
tuttum insanları sevdim …
Neden durduğumu anlatınca bana çay ikram etti, ben de karısı Fatma Hanımın yaptığı gözlemeden siparişi ettim. Gözleme mükemmele yakındı. Öyle yöresel möresel şeyler yoktu içinde, olması gerektiği gibiydi. O gözleri cıvıl cıvıl adam ‘Sere Raye’nin tercümesinin’ yol kenarı’ olduğunu söylerken ne anlama geldiğini soranların çok az olduğunu da eklemeden etmedi. Sere Raye de durduğumda telefonumda Gürcan Hoca’nın bir kaç defa aradığını görünce ben onu aradım. Çemişgezek yakınlarında hareketsiz kaldığımı görünce bana ulaşmak istemiş. Asayiş berkemal (Farsça bir sözcük).
Tek başına gezmemle ile ilgili pek çok yorum geldi. Bu bir tercih. Kendimden sıkılmadığım için tek başıma çıktım bu seyahate. Ama yalnız değildim. Hem takip edildim hem de sık haberleştim. Yalnızlık benim için de korkulu bir rüya ama tek başına olmak tercihim. Bir de tabii tek başına gezince kimseye hesap vermek zorunda değilsiniz, bir karar almak için kimseyi ikna etmek zorunda değilsiniz, ama bir fikre ihtiyacınız olur ise bilen birini arayabilirsiniz. Sıklıkla gelen bir de yorum var: “Ya bir şey olur ise”, Eee, onu da çözerim eldeki olanaklar dahilinde. Bu güne kadar yaptığım zaten o değil miydi!. Risk almayı sevmem, sadece sonuçlarını hesaplayabildiğim riskleri alırım, sanırım mesleki deformasyon. Laf uzadı..
Yol kenarı isimli yerden tazelenmiş, karnı tok, ve güven içinde ayrıldıktan sonra dağlardan aşağıya süzülerek Ovacık’a doğru alçalıyorum. Şimdi çekmediğime üzüldüğüm bir fotoğraf var. Tam bir western fotoğrafı, aşağıda haritadan anlatacağım.
A benim motor ile indiğim tepeler, yaklaşık 5-10km ilk bir mesafe ileriyi görebiliyorsunuz. Sol taraf gözeler, sağ ise Ovacık merkez. Hani şu geçtiğimiz iki dönemde Kominist belediye başkanının olduğu yer. Ben kasabayı birkaç km doğuya geçtikten sonra olan bir yerde kalacağım. A’dan aşağı süzülürken tüm ovayı görüyorsunuz ve o vahşi batı filmlerindeki gibi geniş boşluk duygusu ve her an Kızılderili saldırısı ihtimali.

Kandolar’dan sola ve 7 km sonra Munzur gözeleri. Yerel inanca göre kutsal bir yer. Zaten su ve ateş buralarda kutsal. Munzur’un efsanesini bu adresten okuyabilirsiniz, hatta okuyunuz lütfen: https://tunceli.ktb.gov.tr/TR-57273/munzur-baba-efsanesi.html?fbclid=IwY2xjawE5nXBleHRuA2FlbQIxMAABHRgEDdzsrbWEp20RQM2YrzD47tU_pvCWws2j4e1Lbzhm6wTvYxd-QE_NtQ_aem_7MZD5cr6PHjNZaw_ZYszIA
Efsaneler ve inanç dünyası bana biraz uzak olmakla birlikte evrile çevrile bu hale gelen hikayenin bir de gerçek tarafı, kaynaklandığı bir nokta vardır diye düşünürüm. Hakikaten de dağdan su fışkırıyor. Böyle şey görmedim. https://youtube.com/shorts/USETmDu-Sek olacak iş değil dağın içinden su sızıyor ve kocaman bir çaya dönüşüyor. Sanmayın ki bundan bir tane var, her yer göze dolu. Çaylar birbirine kavuşuyor, aralarda çay bahçeleri, lokantalar, çıra yakılan inanç noktaları. Ama burada suya girilemiyor. Şimdi suya girme hikayesine geliyoruz.
Gözelerden sonra Ovacık merkezden geçerek Anahita kamp yerine gidiyorum. ovacık, herhangi bir Anadolu kasabası, ne eksiği ne fazlası. Şimdilerde pek makbul olan imar yasalarının etrafından dolanan minik ev “(tiny house)” şeklinde yapılmış nefis, hatta iki defa nefis bir konaklama yeri. Hafta sonu yer bulmanız olanaksız. Çoook önceden rezervasyon yapmış olmanız gerekli. Anahita: Bereket, savaş ve su tanrıçasıdır. Kadınların koruyucusudur, Farsçadır. Zaten Tunceli kadınlar için kurtarılmış bölge. Kamp yerinin önünden akan Munzur: https://youtube.com/shorts/eeqJzdWaf1I siz bunu seyrettikten sonra bir de şekille anlatayım.

Şöyle açıklamalıyım. Bu fotoğraf tesisin lokantasından çekildi. Sarı yol plaja gidiyor. Kırmızı oktan suya atlıyorsunuz, ya da kendinizi bırakıyorsunuz. Kendinizi açıkta konumlandırırsanız kırmızı yay gibi gidip ileride bir yerden çıkmaya çalışıyorsunuz. Ama sarı yoldan gideceğim diye fazla kıyıya yakın kalırsanız, kıyıdaki ters akıntı sizi tekrar başladığınız yere getiriyor. İstanbul boğazında da da aynen böyle. Boğazı yüzerek geçerken, gerekenden erken kıya yaklaşmıştım, bir de baktım ki Kuruçeşmeden çıkacağıma GS adasına geri dönmüşüm. O ok ile gösterdiğim noktaya gidip, çok sayıda deney yaptım. Dizlerime kadar suyun içinde önce küçük ağaç dalları, sonra göreceli olarak büyüklerini atarak. Bu arada su 18-20 derece. Ama sonunda karşı kıyıda beni seyreden balıkçı “abi atlayacaksan atla, en fazla ileriden çıkarsın hadi artık” deyince kendimi bıraktım. Formül şu, atlar atlamaz çayın ortasına doğru güçlü 4-5 kulaç atıyorsunuz sonra damacana gibi kendinizi akıntıya bırakıyorsunuz. Küçük ayarlarla plajdan çıkıyorsunuz. Nefis bir deneyim. Zevkten 5 köşe, 4-5 kez deniyorum. Tabii çıkarken akşam için çay kenarındaki yerimi ayırttım.
Buralarda yemekte ne içebileceğiniz sorgulamak gereksiz. Ne isterseniz hatta fazlası var. Yemekler düzgün ve beklenen şekilde. Elbette yöresel yiyecekler var, ama bölgesel sebzeler ile yapılmış, annenizin çorbasını modifiye etmemişler.

Ve Munzur’a 10m mesafede olan odam. Her ne kadar Munzuru doğrudan seyredemiyorsam da tüm gece onu dinledim.Yarın sabah artık Tunceli Merkez…
Discover more from Korkud Demirel
Subscribe to get the latest posts sent to your email.