İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN 1

İstanbul-Divriği

Daha sası bir başlık düşünüyordum ama FB de izleyenlerden biri bu resmi günümüz kovboyu diye isimlendirince hem hoşuma gitti, hem de anlatmak istediğime daha uygun olduğunu düşündüm. Bir haftalık bu seyahati zaten anlatmıştım. Ama bir günlük olarak kullandığım bu mecrada derli toplu kaydının olmasını istediğim için şimdi yap-bozun parçalarını bir araya getiriyorum. Yukarıdaki fotoğraf aslında her boyutu ile seyahatimi özetliyor.

Lüften her bölümünü okurken aklınızda iyi, kötü ve çirkin olsun. Kötü ve çirkinlere işaret etmediğimiz sürece doğru yolu bulamayacağız.

Bu WordPress in kurallarını tam anlayamadığım için yer yer imla hataları var, başlıkta olduğu gibi. Kusuruma bakmayız.

Planlama

Bu benim ikinci motorum. İlkini (750 cc NC DCT) dikkatsiz (hareket halindeyken navigasyon cihazı ile oynayan) sürücü pert edince sevgili Hande Sarıcan Vaycan’ın yardımıyla geçen sene aldım. Biraz ağır abi, toprak ve mıcırlarda zorluyor zira 300 kg, ama uzun yolda konforlu. Düşürdüğünüz, ya da dururken yan yatarsa tek başına sadece asfaltta kaldırabilirsiniz, başka zeminde mümkün değil. Bunun korkusunu da ilerideki bölümlerde paylaşacağım.

Aslında canımın istediğini yaparım, ama canımın ne isteyeceğini de planlarım. Bu seyahati 6 aydır düşünüyordum ve planladığım tarihten iki ay önce duyurmaya başladım. FB den duyurunca ve rotayı da verince birçok kişi aradı, yazdı, ulaştı. Hem sevindim, hem de endişelerimin bir kısmı ortadan kalktı. Dönüşü Güney rotasından Kuzey rotasına alma kararımda Veli bey rol oynadı. Az sonra onunla da tanışacaksınız. Rotanın en zor noktası Kemaliyeliler Taş yolu idi. Ama çok çalışıp onu da öğrendim. Onu o bölümde anlatacağım.

İstanbul-Hattuşa

İlk gün, ben 9 saatte yaptım, Araya bir de annemle (annem benim akıl hocamdır, hiç nasıl yapayım diye sormadım ama onun yaptıklarına bakıp ne yapmam gerektiğini buldum) kahvaltı sıkıştırıp onun nefis böreğini yeme şansını yakaladım. İstanbul’dan çiftlikten yola çıkarken hava 18 derece idi, Kırıkkale yakınlarında saat 15:00 de 41 derece olmuştu. KM Otoyolunda 150 ile giderken kendimi Ankara Elmadağ’da 50 ile giderken den daha güvende hissediyordum. Ankara’nın distalinde kalan Elmadağ ilçesinin yolları çok kötü, ama çalışmalar yoğun. Ankara’ya 20 km kala dinlenmek üzere durduğum bir yerde (ücretli yoldaki son dinlenme noktası) eski öğrencilerimden biri beni tanıdı. Kendimi Tarkan gibi hissettim. Hoş bir sohbetin ardından bir gözleme söyledim. Pizza gibi ahşap tabakta son derece özenle ve albenili servis edilen gözleme sonucu kendimi İtalyan lokantasında hissettim, garsondan (genç bir çocuktu) şarap menüsünü isteyince bana çok güldü. Şakayı anladı ve çok güldü. Hem gözleme hem de sunum tamamen sürpriz oldu. Ankara civarları sevimsiz bir trafik ve her metropolde karşılaşılan çirkin görüntülerden oluşuyordu. Ankara’nın güneyinden geçen yoldan Kırıkkale yoluna devam edip şehre girmeden bir kez daha durdum. Sadece Opet ve Shell istasyonlarında durmayı tercih ediyorum, çünkü tuvaletleri temiz. Ancak sanırım Opet hem yatırım yapmış, hem de denetliyor, Shell de yatırım yapmış ama denetlemiyor. Opet’te nerede durursam durayım tuvaletler aynı kalitedeydi (İyi). Dinlenmek için durduğum yerden benzin almıyorum, benzin aldığım yerde ise dinlenmiyorum. Böylece gerekenden iki kat daha sık durmuş oluyorum. Neyse bu durduğum yerde meşhur bir zincir köftecinin köftesinin ancak bir tanesini yiyebildim. Ne zaman o muhteşem mutfağımızı unuttuk ve bu berbat ötesi, etten bile yapıldığı şüpheli köfteleri beğenir olduk (Çirkin). Hayatta kalma ve geçim derdi ile sıkıştırılan, kendine ve kültürüne yabancılaşmış bu kalabalığı nasıl yarattık (Kötü). Elbet bu konuda bireysel sorumluluğumuz var.

Hattuşa

Neyse Çorum, Boğazkale de Aşıkoğlu oteline vardım. Cengiz bey karşıladı, saat 17:00 gibi soğuk Efes’i bir solukta devirince aklıma arkeoloji müzesine gitmek geldi. 18:00 de kapanacak. Birayı hiç sevmem ama susuzluğun ve dehidratasyonun en hızlı tedavisi. Otelin park yeri ve lokantanın görüntüsü aşağıda. Sağda da otel binası var. Basit ve temiz odalar, yatak rahat.

Arkeoloji müzesi küçük ama tatlı. 15 dakika kala müzeye girdim. Kapıdaki görevli “abi dert etme rahat gez” ben seni beklerim dedi. 30 dakikada bitirilecek bir müze. Mutlaka geziniz zira ören yerinde kopyaları bulunan eserlerin bir kısmı burada. Bahçede de kırmızı bir erik ağacı var. Lezzetli.

Aşıkoğlu’ndaki nefis güveç ve birkaç biradan sonra yatıyorum. Ama Cengiz bey ile Türlü ve Güveç arasındaki fark ve benzerlikleri derinlemesine değerlendirdik. Bu sohbet çok hoşuma gitti zira içinde seçicilik ve tercih vardı. Yarın da yol uzun 5,5 saat. Acemilik işte 5,5 saatin uzun olduğunu sanıyorum. Araya bir de Hattuşaş ve Yazılıkaya ziyaretleri olacak.

Hattuşa, Hititlerin başkenti. Eskiden Eti derdik, neden ismin değiştiğini bulamadım ama bulan olur ise haberleşmek isterim. İlginç hikayeleri var ama işin içinde bir de beddua var. İnsan hep insanmış. MÖ 1600 ve sonrasının baş kentinde gezerken beni en çok etkileyen yazılı tarihlerinin, kanunlarının, sözleşmelerinin olması. Hani günümüzde her şeyi söz üzerine yapmaya çalışanları akla getirince gülümsememek imkansız. 4000 yıl önce kuralları koymuşlar ve uyuyorlarmış. Patara’dan sonra içine araçla girilen diğer tarihi şehir burası. En azından aklıma geldiği kadarı ile. Motor ile bir yerden diğerine gidiyorum. Sabah erken saat olduğu için arkeoloji ekibi çalışıyor. Geçen sene Nysa da kazı başkanı ile tanışmıştım. Sabah 5 de kalkıyorlarmış, ve doğru sahaya gidiyorlarmış. Saat 8-9 arası kahvaltıdan sonra akşamüstüne kadar sahaya gitmiyorlarmış. O saatlerde bilimsel çalışmalar yapıp akşam hava makul dereceye gelince tekrar sahaya dönüyorlarmış. O nedenle biz bu ören yerlerinde çalışan bilim insanı ve ekip görmüyoruz.

Hitilerin baş kentinde surlar, tapınak temelleri ve ev temelleri dışında bir şey görmek mümkün değil. O doğu Roma ve Bizans kalıntıları gibi değil. Ama bu kadarı bile çok etkileyici. Bu konuda ilk olarak Göbeklitepe’de önce hayal kırıklığına uğrayıp sonra düşünme şeklimi gözden geçirmiştim. Hemen hemen anladığımız tarih açısından hiç bir şey yok. Ama benim gibi insan olan (bir kalbi, dişleri, pankreası, kemikleri vs..) türdaşımın 12000 yıl önceki halini anlamanın tarifsiz mutluluğunu yaşamak mümkün Urfa’da. Hattuşa’da coğrafyayı da kullanarak şehir surlarını ve girişleri yapmışlar. Eğimleri sur haline getirmişler ve yukarıdaki fotoğrafta gösterdiğim tünellerle şehrin giriş çıkışalarını yapmışlar.

Piramitler gibi ördükleri duvarlar buradaki gibi ilginç görüntülere zemin hazırlıyor. Bu resmin ismi “bir varmış, bir yokmuş”..

Yazılıkaya ören yerine 2km uzakta. Bu da Hitit’lerin bir mabedi. Bu kabartmalara şöyle hafifçe dokunmalısınız. Zaman tüneli gibi. Buraları 30 sene önce gezmiştim ve gezmiş olma dışında hiç bir şeyi hatırlamadığımı farkına vardım. Hattuşa ile ilgili okumak isterseniz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Hititler

Divriği

Evet, yol. Yolda olmak için yoldayım. Birkaç saat boyunca sadece birkaç araba gördüm. İçimde tarifsiz bir dinginlik ve huzur. Yozgat Sivas arası. Rüzgarı dinlemek için kulaklıkla müzik dinlemiyorsam da aklımdan şunu dinliyorum: https://www.youtube.com/watch?v=ye5BuYf8q4o&list=PLlQWGGham__4pqG8JEbSefmURe0BC2asO

Elazığ sınırına yaklaşırken güneş altında jel kıvamına gelen beynimi düzeltebilmek için yol kenarı tezgahlarından birinde durdum. Sadık’ta hikaye çok. Ama en ilginci Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile ilgili olanı. Yakalandıkları yer olan Gemerek bulunduğum yerden 90 km uzakta ve Sadık o zamanı iyi hatırlıyor veya iyi anlatıyor. Sadık’a köylüler neden onları jandarmaya verdi deyince, yanıtı çok basitti. “abi onlar köylü”.

İster istemez meclisteki oylamada Demirel ve ekibinin yüzü aklıma geldi. Arkada, 3. sırada elini kaldırmayan kim, pek merak ettim! Dikkat ettiniz mi, arkaya dönüp kimlerin elini kaldırmadığını inceleyen birileri var.

Ve sonunda Divriği:

Divriği’den ilginç insanlar çıkmış. İlk uçağımızı yapan Nuri Demirağ bir komploya kurban gitmiş ve projesi tıpkı ilk araba gibi rafa kaldırılmış. https://tr.wikipedia.org/wiki/Nu.D-36?fbclid=IwY2xjawEzE2lleHRuA2FlbQIxMAABHRTt29fj0IQTKvaDJhbkR9M-neJkGf-Qo1x3LkEkQ-Smn0em_nILKdFdrg_aem_ZFR2Ge5Tb4IFc5uhIJqJlw#:~:text=Hatta%20gazetelerden%20%22İsmet%20İnönü’ye,%2D36’lar%20müzelik%20olur Ankaranın doğusundaki ilk uçak pisti de burada. Zaten bu uçak orada sergileniyor. Rivayet muhtelif, İnönü karşıtları hükümeti suçluyor, diğerleri öbürlerini. Ama 1936 yılında üretilen uçak yurt dışından da sipariş almış, ama proje iptal edilmiş.

Divriği, tıpkı Safranbolu gibi konakları ile meşhur, bir de ağaç işçiliği. Zaten ikisi birbiri ile doğrudan bağlantılı. Bir de Ulucami ve camiinin bitişiğinde tedavi merkezi var. Edirne’de ki gibi su sesi ve iman gücü ile zamanında tedavi yapılan bir yer. Temelde ses ile hipnoz olan bu taraklarda bezim olmadığı için dikkatimi Gökçe Camii’ne çeviriyorum.

Kapısında 1228 yılında yapımına başlanılıp 1243 yılında tamamlandığı yazan camiinin içi de ahşap ağırlıklı. İçindeki sütunlar ahşap. Ulu Camii den ilginç. Ama Ulu camii de çok boşlamayalım, özellikle eklektik ve asimetrik kapıları incelemeye değer. Rokoko stiline benzeyen kapılara haksızlık edilmemeli Rokoko stili bu kompleksin yapımıdan 500 yıl sonra tanımlanmıştır. Bu camii, hastane kompleksi 1200 lerde yapılmış, rokoko ise 1600’lü yıllarda ortaya çıkmıştır.

Divriği’nin girişinde beni İhsan bey karşılamıştı. Önce onun inşaat malzemeleri satan iş yerine gittik. Bahçesindeki vişnelerden yaptığı Vişne şerbeti mükemmeldi. Otele yerleştikten sonra onunla şehri gezdim. Sağ olsun çok yardımcı oldu.Daha önce madencilik yaptığı için ve Divriği madenleri ile meşhur olduğu için farklı bir pencereden şehri görebildim. Ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki atılımların kıymetini daha iyi değerlendirdim. Erdemir 2004 de özelleştirilmiş. şimdilerde ismi Ermaden. Özelleştirmenin sonuçlarını tartışmayacağım ama Erdemir ile Cumhuriyetimiz sadece ekonomik bir yatırım yapmamış aynı zamanda kültürel bir proje imiş. Eğitimli, üniversite mezunu mühendislerin yanı sıra eğitimli teknisyenlerin gönderildiği yerde onlara uygun yaşam alanları da kurulmuş. Ve bu eğitimli insanlar kasabanın kültürel çehresini de, beklentilerini de ve en önemlisi çocuklarının gelecek beklentilerini de değiştirmiş. Bir şekilde kültür transferi. İkinci – üçüncü kuşak artık kasabalı olmak istemiyor, eğitim görmek istiyor. İhsan beyin oğlu hukuk okumaya çalışıyormuş. Diğer taraftan Dersim’e doğru yaklaşınca bir de dini sorun ortaya çıkıyor. Ama, şimdilerde Divriği’de Sünni’ler, Alevi’lerle bir husumet olmadan ilişki kurabiliyorlar. Divriği Sivas’ın bir ilçesi.

Gelecek için umut var ama akşam yemek yiyebileceğiniz içkili bir lokanta yok. Benim açımdan bir Turnusol kağıdı olan içkili lokanta varlığı bir şehrin değerlendirilmesinde en önemli ölçütlerden biri. Divriği vadisinin tepesindeki rüzgarlı otelime erken saatte gittiğimde resepsiyondaki Cemal beye bana bir kova buz getirir misin dediğimde cevap olarak viski mi rakı bardağı mı getireyim deyince viski dediğimde zaten tüm gerilimim gitmişti. Cemal bizden…

İster istemez Cumhurbaşkanının yorumları aklıma geldi: “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz”. Kindar konusunda başarılı oldu. Dindarı göreceğiz.

Devam edecek..


Discover more from Korkud Demirel

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

5 thoughts on “İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN 1

  1. Kültür emperyalizmi mi ne? Sivas Yozgat arasında neden Sweet Home Alabama? Bir Yozgat türküsü yok mu manzaraya uyan? Hem Sweet Home Alabama daha çok boyaları dökülmüş eski bir mavi pikapla yapılan yolculuğu çağrıştırıyor. Route 66 motora daha uygun sanki, daha bir “yol” hikayesi olurdu. “Get your kick on Route 66”. Bir meşin ceket de şart tabii.

    Like

Leave a comment